Dijital Aylaklık: Dini Anlamın Sessiz Krizi
Bir zamanlar insanı yoran şey çaba, emek ve çalışmaktı. Bugün ise onu tüketen şey, sürekli görünür olma zorunluluğudur. Modern insan, yaşamını büyük ölçüde görünür olma isteğinin belirlediği bir tempoya göre yaşar. Sürekli gelişen dijitalleşme sadece iletişim metalarını değiştirmez; kültürü, zamanı, mekânı, kimliği, bilgiyi ve hatta kutsalı yeniden tanımlar. İçinde bulunduğumuz dönem artık yalnızca “dijital çağ” olarak anılmamaktadır. Çünkü dijital teknoloji hayatımıza sonradan eklenen bir unsur olmaktan çıkmış; gündelik yaşamın görünmez altyapısına dönüşmüştür. İşte bu nedenle yaşadığımız çağ, haklı olarak post-dijital çağ olarak adlandırılır.
Post-dijital toplumun en dikkat çekici özelliklerinden biri ise teknolojinin sıradanlaşmasının ötesinde insanın giderek performansa indirgenmesidir. Günümüzde bireyin toplumsal değeri, sahip olduğu bilgi birikiminden çok dijital ve kamusal alandaki görünürlüğüyle ölçülür. Hakikatin yerini görünürlük, anlamın yerini etkileşim, derinliğin yerini hız ve performans alır. Artık başarı, üretilmekten çok sergilenmekte; değer ise yaşanmaktan çok paylaşılır.
Tam da burada çağımızın belki de hiç konuşulmayan kavramlarından biri karşımıza çıkmaktadır. O da Dijital Aylaklık’tır. Bu kavram ilk bakışta yalnızca dijital ortamda gereğinden fazla vakit geçirmek gibi anlaşılabilinir. Oysa mesele bundan çok daha derindir. Elbette Dijital Aylaklık, boş zamanın sadece dijital ortamlarda geçirilmesi değildir; aynı zamanda anlamın gösteriye, bilginin dolaşıma ve insanın performansa dönüşmesidir. Thorstein Veblen’in yaklaşık yüz otuz yıl önce geliştirdiği Aylaklar Sınıfı Kuramı, bugün dijital dünyanın sosyolojisini anlamak için güçlü bir açıklama sunmaktadır. Veblen’e göre bazı tüketimler ihtiyaç için değil, statü göstermek için yapılır. Bugün bu gösteriş artık yalnızca otomobil, ev veya kıyafetlerle üretilmemekte; Instagram hikâyelerinde, YouTube içeriklerinde, TikTok videolarında ve yapay zekâ destekli dijital kimliklerde yeniden üretilmektedir.
Böylece gösteriş için tüketmek, dijital dünyada görünür olma yarışına; gösteriş için geçirilen boş zaman ise dijital aylaklığa dönüşür. Artık insanlar yalnızca yaşamıyor, yaşadıklarını sergilemek istiyor veya sergilemek zorunda kalıyor. Tatiller, sofralar, başarılar, ibadetler, yardımlar ve hatta yalnızlıklar bile görünürlük ekonomisine dâhil oluyor. Yaşam deneyimleri giderek beğeni, paylaşım ve etkileşim sermayesine dönüşüyor.
Böylesine köklü bir toplumsal dönüşümün din olgusunu ve dinî hayatı etkilememesi beklenemezdi. Bugün dinî enformasyon, tarihte hiç olmadığı kadar erişilebilir ve görünür durumdadır. Birkaç saniyede binlerce teolojik bilgiye ulaşmak mümkündür. Fakat erişilebilirliğin artması, anlamın derinleştiği anlamına gelmez. Tam tersine çoğu zaman dinî enformasyon, profan ve görünürlük rejiminin dolaşıma soktuğu tüketilebilir içeriklere dönüşür.
Böylece yeni bir paradoks ortaya çıkar. Bilgi çoğalırken hikmet azalır. Görünürlük artarken derinlik zayıflar. Din artık yalnızca inanılan bir hakikatin ötesinde zaman zaman dijital kimliğin sergilendiği sembolik bir unsur hâline gelebilir. İbadet bazen paylaşım nesnesine, iyilik faaliyetleri bazen dijital prestije, dinî söylemler ise çoğu zaman görünürlük rejim popülerliğine dönüşebilir. Tam da bu noktada, dönüşüm ilerleme olmaktan çıkar; görünmez bir tehdide dönüşür. Çünkü dijital kültür, çoğu şeyi içerikleştirir. İçerik ise sürekli tüketilmek zorundadır. Tüketilen her şey gibi dinî söylem de hızın ve görünürlüğün baskısı altında sığlaşma riskiyle karşı karşıya kalır.
Bu noktada din bilimlerinin önünde tarihî bir tercih yer alır.
İlk seçenek, dijital platformlara uyum sağlayarak yalnızca daha fazla içerik üretmektir.
İkinci seçenek ise çok daha zordur: Dijital kültürün ürettiği yeni insan tipini, yeni tüketim biçimlerini ve yeni anlam krizlerini eleştirel bir perspektifle analiz ederek yeni bir anlam inşa etmektir.
Kanaatimce mesele artık “dijital dünyada nasıl var oluruz?” sorusu değildir.
Asıl mesele şudur: Dijital kültür insanı nasıl dönüştürüyor? Sorusudur.
Çünkü dijitalleşmenin en büyük problemi teknoloji ile ilgili olmayıp insanın teknolojiyle yeniden biçimlenmesi ile ilgilidir. Bugün görünürlük rejimi (algoritmalar)1 yalnızca neyi izleyeceğimizi belirlemez; neyin görünmeye değer, neyin konuşulmaya değer ve nihayet neyin doğru kabul edileceğine ilişkin ölçütleri de sessizce ve sinsice yeniden üretir. Örneğin dijital gelişimin bir son meyvesi olan yapay zekâ, yalnızca metin üretmez; düşünme biçimlerimizi de şekillendirir. Sosyal medya yalnızca iletişim kurmamızı sağlamaz; değer hiyerarşilerimizi de yeniden inşa eder. Dolayısıyla post-dijital çağ, teknolojik bir krizden ziyade anlamın görünürlük rejimi tarafından yeniden tanımlandığı bir anlam krizini ifade eder.
Din bilimleri tam da bu noktada vazgeçilmez bir işlev üstlenebilir. Çünkü din bilimleri, yalnızca dinî bilgiyi aktaran bir disiplin değildir. Aynı zamanda anlamı, sorumluluğu, vicdanı, insan onurunu ve etik sınırları tartışan bir düşünce alanıdır. Bu nedenle post-dijital çağda din bilimlerinin temel görevi, daha fazla içerik üretmenin ötesinde, görünürlüğün içinde kaybolan anlamı yeniden görünür kılmaktır. Ertelenmiş bir kıyametin2 eşiğindeyken, en büyük yıkımın şehirlerde olmadığını, insanın anlam dünyasında yaşandığını görmek gerekir.
Belki de bugün en büyük ihtiyaç yeni uygulamalar yerine anlamı öne çıkaran yeni kavramlar geliştirmektir. İşte “Dijital Aylaklık” bu kavramlardan biridir. Çünkü bu kavram bize ekranın karşısındaki bireyin aslında boş vakit geçirmediğini; görünürlük ekonomisinin, tüketim kültürünün ve performans toplumunun içinde yeni bir anlamsız kimlik inşa ettiğini gösterir.
Ve şimdi aynaya bakma zamanı: Dijital aylaklık yalnızca başkalarının sorunu mu, yoksa her birimiz, görünürlüğün peşinde koşan birer dijital aylak mıyız? Cevabı, en dürüst tanığımız olan içimizdeki sese bırakıyorum.
Sonuç olarak bu çağın en büyük yoksulluğu teknoloji eksikliği değildir; anlam yoksulluğudur.
Bu çağın en büyük gürültüsü veri çokluğu ya da yoğunluğu değildir; giderek sessizleşen insanın vicdanıdır.
Bu çağın en büyük krizi bilgiye erişememek değildir; bilginin derinliğini ve anlamını kaybetmesidir.
Evet, görünürlük rejimi, hayatı kolaylaştırabilir ama anlamsızlığı asla gideremez. İşte bu yüzden post-dijital çağda din bilimlerinin en büyük görevi, insanı yeniden anlamla buluşturmak ve hayatı anlamlandırma çabasını güçlendirmektir. Unutmamak gerekir ki teknoloji hayatı hızlandırabilir; fakat anlam olmadan insan varoluşunu tamamlayamaz.
Dipnotlar
- Bu çalışmada “algoritma” yerine “görünürlük rejimi” kavramının tercih edilmesi bilinçli bir kuramsal seçimdir. Çünkü algoritma, teknik bir işleyişi ifade ederken; görünürlük rejimi, bireylerin hangi davranışlarla görünürlük kazandığını, hangi içeriklerin dolaşıma girdiğini ve görünürlüğün nasıl bir toplumsal değer ölçütüne dönüştüğünü açıklayan sosyolojik bir çerçeve sunar.bu çalışma, yazılımsal bilgilerden çok görünürlüğü üreten toplumsal yapılara odaklıdır. Bu nedenle “dijital aylaklık” ekseninde yazılan bir yazıda “görünürlük rejimi”, “algoritma” kavramından hem daha kapsayıcı hem de sosyolojik olarak daha güçlü bir açıklama gücüne sahip olduğu kanaatindeyim. ↑
- Burada kullanılan “ertelenmiş bir kıyamet” ifadesi, dünyanın sonuna ya da gerçek anlamdaki kıyamete gönderme yapmaktan çok çağın ürettiği anlam krizini ve derinleşen varoluşsal felaketleri betimleyen metaforik bir anlatımdır. Özellikle de Umberto Eco’nun dile getirdiği gibi buradaki anlam, fiziksel bir yıkımdan çok ahlaki, kültürel ve varoluşsal çözülmeye işaret etmekte. Aynı zamanda metnin zenginliği ve okuyucunun merakını artırmaya yönelik bir kullanımdır. ↑

Dijital çağın en büyük yoksulluğu zaman değil, anlam yoksulluğudur. Bu yazı bunu çok güçlü biçimde ortaya koyuyor... hele "dijital aylaklık" kavramına bayıldım. İlk defa duydum. Emeğinize sağlık sayın hocam.
Hep düşünüyordum bu insanlar, bizler hep bağımlı gibi telefonlardayız... online soytarı filan diye tanımlıyordum ama kullandığınız kavram nasıl güzel karşılıyor "dijtal aylaklık". bu kelime çok ses getirecek hocammmm. Arkadaşları filan espiri ile dijital aylak diye çağırmaya başladım bile :)))