Bazı günlerin kendine özgü bir sesi, kokusu ve tadı vardır. Ramazan pide kokusuyla, aşure ayı tarçınla, kandiller ise pek çok şehirde fırından yeni çıkmış küçük simitlerle hatırlanır. Kandil simidi bu bakımdan yalnızca yenilen bir şey değil, bir şeylerin zamanının geldiğini haber veren kültürel bir işarettir.
Kandil simidinin bugün bildiğimiz biçimiyle ilk kez hangi tarihte yapıldığını kesin olarak söylemek mümkün değil. Bu nedenle sıkça tekrarlanan “14. yüzyılda ortaya çıktı” bilgisini ihtiyatla karşılamak gerekir. Bildiğimiz daha sağlam tarihsel nokta şudur: Osmanlı’da mübarek gecelerin cami ve minarelerin kandillerle aydınlatılarak kutlanması II. Selim döneminde, 16. yüzyılda belirginleşmiş; zamanla bu geceler Türk kültüründe “kandil geceleri” adıyla anılmıştır. Kandillerin etrafında saraydan mahalleye uzanan zengin bir ziyaret, ikram ve hayır kültürü de oluşmuştur.
Kandil simidini ilginç kılan ise tam burada başlar.
Çünkü bu küçük yiyeceğin asıl işlevi doyurmak değildir.
Kandil günü alınan veya evde hazırlanan simit yalnızca sofraya konmaz; komşuya götürülür, akrabaya verilir, camiden çıkanlara dağıtılır, bazen hiç tanınmayan insanlara ikram edilir. Dolayısıyla dinî bir zaman dilimi belki de yiyecek aracılığıyla toplumsal bir ilişkiye dönüşür.
Bir başka ifadeyle kandil simidi, “Bugün kandil” demenin başka bir biçimidir.
Modern insan zamanı çoğunlukla takvimden veya telefonundaki bildirimden öğreniyor. Geleneksel toplumda ise zaman yalnızca bilinmiyor, yaşanıyordu. Bu nedenle yeme-içme alışkınlıkları da önemli gün ve gecelere göre düzenleniyordu. Ramazan’da mutfak değişiyor, bayramda ev değişiyor, kandilde mahallede dolaşan yiyecekler değişiyordu. Böylece dinî etkinlikler, gündelik hayatın içine giriyor; çocuk ve yetişkinler, kandilin geldiğini yalnızca kendisine söylendiği için değil, evdeki hazırlıktan, kapının çalınmasından, ikramdan ve kokudan da anlıyordu.
Bu yönüyle kandil simidinin bir çeşit kültürel hafıza taşıyıcısı işlevi vardır.
Üstelik hafızayı kitapla veya dersle değil, tekrar edilen küçük bir davranışla aktarır:
Bir tabak hazırlanır.
Bir kapı çalınır.
Bir kandil kutlanır.
Sonra aynı şeyi yıllar sonra o evin çocuğu yapmak ister ve yapar.
Geleneğin devamlılığı çoğu zaman tam da böyle sağlanır.
Kandil simidinin bir başka işlevi ise komşuluk ilişkilerini harekete geçirmesidir. Normal bir günde kapısını çalmayacağımız bir insanın kapısını kandilde çalmak için meşru bir sebebimiz olur. Çok büyük bir armağana da ihtiyaç yoktur. Bir veya birkaç simit yeterlidir. Yiyecek burada adeta bir aracıya dönüşür; insanları kısa süreliğine de olsa birbirlerinin hayatından haberdar eder.
Bu gelenek bugün kurumsal biçimlerde de sürüyor. Çeşitli kuruluşların kandillerde simit dağıtması, ikramın yalnızca aile içindeki bir âdet olmadığını; kamusal alanda da hatırlama, paylaşma ve birlikte olma pratiği olarak yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.
Her şehir ise bu ortak geleneğe kendi rengini katıyor. Kimi yerde kandil simidi küncülü iken kimi yerde sadedir, kimi yerde daha büyük iken kimi yerde daha küçüktür.
Kahramanmaraş’ta kandil günlerinde görülen Halep kâhkesi, yerel olarak “beşli kandil simidi” adıyla da biliniyor. Genelde onlu olarak satılır. Böylece genel bir Osmanlı-Anadolu kandil geleneği, Maraş’ta kendine özgü şekli ve adıyla yaşamayı sürdürüyor.
Belki de kandil simidinin yüzyıllar boyunca kaybolmamasının sebebi lezzetinden çok burada aranmalı.
Çünkü bazı yiyecekler yalnızca karın doyurmaz. Zamanı hatırlatır, insanları bir araya getirir, çocuklara bir kültürü öğretir ve bir toplumun hafızasını taşır.
Bu yüzden kandil simidine yalnızca bir hamur işi olarak bakmak eksik kalır.
O, biraz da kandilin insanın damak tadına da dokunmak istemesidir: Kandilin geldiğini haber verir; fakat asıl önemlisi, o günün yalnız geçirilmemesi gerektiğini hatırlatır.

Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz