Kahramanmaraş’ın eski mahallelerinden İsa Divanlı’da, bugün pek çok insanın önünden geçip gidebileceği tarihî bir su kaynağı var: Uyuz Pınarı.
Adı biraz tuhaf, hatta ilk duyulduğunda rahatsız edici gelebilir. Fakat pınar, adını rastgele almış değil. Yüzyıllardır suyunun başta uyuz olmak üzere bazı deri hastalıklarına iyi geldiğine inanılıyor. Kaynak, kapalı bir bölümden akıyor; insanların burada yıkanabildiği bir hamam benzeri bir kısmı da bulunuyor. Yapının tarihi konusunda farklı tarihlendirmeler olsa da mevcut anlatılar onu en azından 16. yüzyıla kadar götürüyor. Bugün dahi uyuz pınarının yakınında ikamet edenler tarafından çevre şehirlerden buraya gelenlerin olduğu ifade ediliyor.1
Buraya kadar mesele, Maraş’ın eski bir halk inanışı olarak görülebilir. Fakat uyuz pınarları ile duruma Türkiye haritası üzerinden biraz daha dikkatli bakıldığında ilginç bir olgu olduğu anlaşılıyor.
Çünkü Maraş’taki Uyuz Pınarı tek değil.
Ankara ve Kırşehir’de Uyuz Hamamı var. Afyon’da bir kaplıca Uyuz Hamamı diye anılıyor. Sivas’ta Uyuz Çermikleri bulunuyor. Manisa’da, Yozgat’ta, Denizli’de ve başka yerlerde benzer isimlere rastlanıyor.Bazen adı Uyuz Pınarı, bazen Uyuz Suyu, bazen Uyuz Hamamı, bazen Uyuz Ilıcası, bazen de Uyuz Çermiği oluyor. Hatta uyuz gölü adlandırması dahi bulunuyor.
Üstelik bunlar birbirine komşu birkaç köyde ortaya çıkmış adlandırmalar değil. Anadolu’nun birbirinden oldukça uzak bölgelerinde aynı hastalık ile su arasında benzer bir ilişki kurulmuş gibi duruyor. İşte asıl soru burada ortaya çıkıyor: Anadolu’nun farklı yerlerinde insanlar neden bazı sulara aynı adı verdiler?
Türkiye’den seçilmiş birkaç örnek
İl / ilçe | Yerel ad | Kaynak türü / not |
Kahramanmaraş / Dulkadiroğlu | Uyuz Pınarı | Pınar ve hamam |
Ankara / Malıköy | Uyuz Hamamı | Kükürtlü ılıca; 19. yy. kayıtları |
Kırşehir / Akpınar | Şifa Hamamı / Uyuz Hamamı | 33°C civarı kaynak, açık havuzlar |
Afyonkarahisar / Bolvadin | Heybeli / Uyuz Hamamı | Termal kaynak |
Sivas | Uyuz Gölü / Uyuz Çermiği | Birden çok yerel örnek |
Yozgat / Yerköy | Uyuz Hamamı | Tarihî hamam ve kaynak |
Manisa / Urganlı | Uyuz Hamamı | Termal kaynak |
Denizli | Uyuz Hamamı / Uyuz Ilıcası | Çeşitli yerel adlandırmalar |
Eskişehir / Alpu | Uyuz Hamamı | Kaplıca |
Konya / Kulu | Uyuz Çeşmesi / Pınarı | Yerel kullanım geleneği |
Bir hastalık büyük bir coğrafyadaki suyulara nasıl isim verir?
Bugün bir su kaynağına hastalık adı vermek bize garip gelebilir.
“Uyuz Pınarı” biraz kaba, hatta itici bir isim gibi durur. Oysa bu adlandırmanın arkasında oldukça işlevsel bir mantık bulunuyor. Pınarın adı aslında insana ne için kullanıldığını söylüyor. Bir bakıma bugünkü eczane etiketinin yaptığı işi çeşmeler yapıyor: Bu su, uyuz için kullanılan sudur.
Bu durum yalnızca sözlü gelenekte de kalmamış. Ankara’nın Malıköy bölgesindeki kaplıcaya ilişkin oldukça dikkat çekici bir kayıt var. Ankara Vilâyet Sâlnâmesi’nde 19. yüzyılda Malıköy’deki iki hamamdan söz edilirken bunların kükürtlü olduğu ve “uyuz illetine nâfi”, yani uyuz hastalığına faydalı kabul edildiği belirtiliyor. Bugünkü kaynaklar da buranın halk arasında Uyuz Hamamı olarak bilindiğini aktarıyor.2
Demek ki elimizde yalnızca bugün anlatılan bir köy veya kasaba hikâyesi yok. En azından bazı yerlerde bu inanışın yazılı kaydı yüz elli yılın ötesine geçiyor. Afyonkarahisar’ın Bolvadin ilçesindeki Heybeli Kaplıcası da benzer bir örnek. Kültür ve Turizm Bakanlığının il müdürlüğü sayfasında kaplıcanın özellikle deri hastalıklarına ve uyuza iyi geldiğine inanıldığı için “Uyuz Hamamı” olarak da anıldığı belirtiliyor.3
Kırşehir’in Akpınar ilçesine bağlı Eldelek Demirci köyünde ise kaynak bugün bile resmî olarak “Şifa Hamamı (Uyuz Hamamı)” adıyla tanıtılıyor. Kaymakamlık, yaklaşık 33 derece sıcaklıktaki suyun çeşitli cilt hastalıklarına iyi geldiğinin halk arasında söylendiğini ve yaz aylarında farklı bölgelerden insanların buraya geldiğini kaydediyor.4
Yozgat’ın Yerköy ilçesindeki Uyuz Hamamı ise daha da eski bir tabakanın üzerine oturuyor. Bölgede yapılan araştırmalarda Roma dönemine ait izlere rastlanmış ve alan resmî kayıtlara “Uyuz Hamamı” adıyla girmiş durumda.5
Dolayısıyla karşımızda tek bir efsanenin farklı şehirlere yayılmış hâli bulunmuyor. Daha ziyade Anadolu’da tekrar tekrar ortaya çıkan bir düşünce/inanış biçimiyle karşı karşıyayız: Bazı suların deri hastalıklarını iyileştirdiği düşüncesi.
Peki insanlar neden özellikle bu suları seçmiş olabilir?
Burada kolayca iki uçtan birine düşülebilir.
Birincisi: “Eskiler bilgisizdi, her şeye şifa diyorlardı.”
İkincisi ise: “Yüzyıllardır kullanıldığına göre mutlaka gerçekten iyileştiriyor.”
İkisi de meseleyi gereğinden fazla basitleştiriyor.
Çünkü halk hekimliğinde bir uygulamanın yüzyıllarca sürmesi onun bilimsel olarak etkili olduğunu kanıtlamaz. Fakat uzun süreli bir uygulamayı hiçbir gözleme dayanmayan bütünüyle rastgele bir inanç olarak görmek de her zaman doğru değildir.
Uyuz sularında bu ayrım özellikle dikkat çekici.
Çünkü bu kaynakların önemli bir bölümü mineralli, sıcak veya kükürtlü sular.
Ve kükürt, modern tıbbın uyuzla tamamen ilgisiz gördüğü bir madde değil.
Bugün dahi yüzde 5-10 oranında hazırlanan topikal kükürt preparatları, belirli durumlarda uyuz tedavisinde kullanılan seçeneklerden biri. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri de kükürtlü merhemi uyuz tedavisinde kullanılabilen seçenekler arasında sayıyor.6
Bu, son derece ilginç bir ayrıntı.
Çünkü yüzyıllar önce bir insanın Sarcoptes scabiei adlı parazitten, konsantrasyondan veya farmakolojiden haberi yoktu.
Ama şunu gözlemlemiş olabilir: Bazı sularda yıkanan insanların deri şikâyetleri azalıyor.
Sonra bu gözlem aktarılmış olabilir. “Hasan oraya gitti, düzeldi.” “Geçen yıl komşunun çocuğunu götürdüler, kaşıntısı geçti.” “Eskiden askerler burada yıkanırmış.” “Uyuz olan hayvanları bile bu suya sokarlarmış.”
Bir süre sonra artık suyun adı bile kullanım amacına dönüşür: Uyuz Suyu.
Belki de eski insanların “uyuz” dediği her şey uyuz değildi.
Bir başka ihtimali de hesaba katmak gerekiyor.
Bugün uyuzun ne olduğunu biliyoruz.
Hastalığa “Sarcoptes scabiei var. hominis” adlı mikroskobik bir akar yol açıyor. Hastalık özellikle geceleri artan şiddetli kaşıntı, tipik deri lezyonları ve yakın temasla bulaşma gibi özelliklerle tanınıyor. Tanıda parazitin kendisi, yumurtası veya dışkısı mikroskop altında gösterilebilir.7
Geçmişte ise böyle bir tanı imkânı yoktu.
Osmanlı tıp metinlerinde uyuzun yanı sıra temriye, cüzzam, bahak, yılancık gibi çeşitli deri hastalıklarının birbirinden ayrıldığı görülüyor; yani eski hekimlik tamamen sınıfsız bir “kaşıntı” kavramına dayanıyor değildi. Fakat köy ve mahalle dilinde insanların her vakayı bugünkü dermatolojik hassasiyetle ayırmış olmalarını da bekleyemeyiz.
Bu nedenle geçmişte “uyuz suyuna gittim ve iyileştim” diyen bir insanın gerçekten skabiyez (uyuz) geçirip geçirmediğini bugün bilmemiz mümkün değil.
Egzaması olabilir. Başka bir kaşıntılı deri hastalığı olabilir. Bir irritasyon olabilir. Belirtileri zaten azalma dönemine girmiş olabilir. Ya da gerçekten uyuz olmuş olabilir.
Bu belirsizlik, halk anlatılarının tarihî değerini azaltmaz; fakat onları doğrudan klinik kanıt olarak kullanmamıza engel olur.
Şifa yalnızca suyun içinde değildir.
Meselenin psikolojik tarafı belki de bundan daha ilginç.
Bir insan hasta olduğunda yalnızca hastalığının geçmesini istemez. Ne yapacağını bilmek de ister.
Özellikle sebebi bilinmeyen, uzun süren ve rahatsız edici hastalıklar insanda kontrol kaybı oluşturur. Kaşıntı bunun iyi örneklerinden biridir. Gece uyutmaz. İnsan kaşımamaya çalıştıkça daha fazla fark eder. Evde başka insanlarda başlayabilir. Tedavi edilse bile bir süre devam edebilir.
Modern araştırmalar, kaşıntının yalnızca deri üzerinde gerçekleşen mekanik bir hadise olmadığını; beklenti, öğrenme ve telkin gibi psikolojik süreçlerden de etkilenebildiğini gösteriyor. Plasebo ve nosebo üzerine yapılan çalışmalar, kişinin bir uygulamanın kendisine iyi geleceğini veya kötü geleceğini düşünmesinin algılanan kaşıntı düzeyini değiştirebildiğini ortaya koyuyor.8
Fakat bundan da yanlış bir sonuç çıkarmamak gerekir. Bir insan ‘iyileşeceğine inandığı’ için uyuz parazitinin ortadan kalktığını söylemiyoruz. Parazit başka şeydir, kaşıntının yaşanma biçimi başka şey. Psikoloji hastalığın biyolojik nedenini ortadan kaldırmayabilir; fakat hastalık deneyiminin nasıl yaşandığını etkileyebilir.
Şimdi bunu eski bir Uyuz Pınarı’na uygularsak ortaya ilginç bir tablo çıkıyor.
İnsan kilometrelerce yol geliyor. Kendisine daha önce burada iyileşen insanların hikâyeleri anlatılmış. Suyun farklı bir kokusu var. Belki sıcak. Belki kükürtlü. Her gün kullandığı sudan farklı. Belirli bir yerde yıkanıyor. Belirli bir uygulama yapıyor. Ve bütün bunları “Bu su bana iyi gelecek.” beklentisiyle gerçekleştiriyor. Bunun psikolojik etkisini küçümsememek gerekir. Çünkü insan zihni yalnızca ilacı değil, tedavinin etrafındaki anlamı da işler.
“Ben gördüm, iyileşti” neden bu kadar güçlüdür?
Uyuz pınarlarının yüzyıllarca yaşayabilmesinin bir başka nedeni de bilginin nasıl aktarıldığıyla ilgili olabilir.
Bilimsel bilgi genellikle şöyle işler: Bir tedavi çok sayıda insanda denenir. Kontrol grubu oluşturulur. Başka değişkenler mümkün olduğunca dışarıda tutulur. Sonuç istatistiksel olarak değerlendirilir.
Halk bilgisi ise çoğu zaman başka türlü işler: “Bizim köyden biri gitti ve iyileşti.”
Bu iki bilgi biçiminin kanıt değeri aynı değildir. Fakat insan zihni açısından ikinci anlatının çok güçlü bir özelliği vardır: Bir tanıdık ve somut hikâyesi vardır.
Tanıdığımız bir insanın yaşadığı olay, yüzlerce kişinin yer aldığı soyut bir araştırmadan bazen daha ikna edici olabilir.
Üstelik olumlu örnekler anlatılmaya daha müsaittir. Pınara gidip iyileştiğini düşünen insan bunu yıllarca anlatabilir. Gidip hiçbir fayda görmeyen kişinin hikâyesi ise aynı ölçüde yayılmayabilir.
Böylece kuşaklar boyunca bir çeşit “seçilmiş toplumsal hafıza” oluşabilir.
Bir süre sonra artık insanlar cümleye “Bu su gerçekten işe yarıyor mu?” diye başlamaz. Soru değişir: “Bu su nasıl işe yarıyor ve kullanılmalı?”
İnanç artık tartışılan bilgi olmaktan çıkıp kültürel bilgiye dönüşmüştür.
Psikolojide sağlıkla ilgili inançların yalnızca bireysel bilgiye dayanmadığı; aile, çevre, kültür ve önceki deneyimlerle biçimlendiği uzun zamandır biliniyor. İnsanların hastalığın nedenini nasıl açıkladıkları, hangi tedaviyi makul gördüklerini de etkiliyor.9
Uyuz pınarları bunun Anadolu’daki oldukça somut örneklerinden biri olabilir.
Bir de hayvanlar var.
Bu geleneğin en dikkat çekici taraflarından biri bazı bölgelerde yalnızca insanların değil, uyuz olduğu düşünülen hayvanların da bu sulara götürülmüş olması.
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü uygulamanın yalnızca kutsal veya manevî bir şifa düşüncesiyle açıklanamayacağını gösteriyor.
Bazı yerlerde mesele oldukça dünyevî: Hayvanın derisinde hastalık var. Suya sokuluyor. Düzelirse uygulama tekrar ediliyor. İnsanların elinde laboratuvar yok ama gözlem var.
Böyle uygulamalar kuşaktan kuşağa aktarılırken neden işe yaradıklarına ilişkin açıklamalar değişebilir. Bir dönemde “kükürtlü su” denebilir, başka bir dönemde “şifalı su”, başka bir yerde ise Allah’ın bu suya şifa verdiği düşünülebilir.
Yani aynı davranışın altında her yerde aynı dünya görüşünü aramak doğru değil. Halk hekimliği tek parça değildir. İçinde deneyim de vardır, dinî anlamlandırma da, yanlış ilişkilendirme de, doğru gözlem de, tesadüf de.
Peki bu sulara bugün nasıl bakmalıyız?
İki şeyi aynı anda yapabilmemiz gerekiyor.
Birincisi, bu geleneği küçümsememek.
Çünkü Uyuz Pınarı, Uyuz Hamamı veya Uyuz Çermiği gibi isimler yalnızca eski insanların hastalık anlayışını göstermiyor. Aynı zamanda bize Anadolu insanının hastalık karşısında nasıl çözüm ürettiğini, doğayı nasıl gözlediğini ve sağlık/şifa bilgisini nasıl aktardığını gösteriyor. Bir su kaynağı yüzlerce yıl boyunca bir hastalığın adını taşıyabiliyorsa, orada yalnızca suyla ilgili bir durum yoktur aynı zamanda bir hikmet hafızası vardır.
İkincisi ise geleneği romantikleştirmemek.
Uyuz bugün nedeni bilinen ve tedavi edilebilen bulaşıcı bir hastalıktır. Uygun ilaç tedavisinin yanı sıra yakın temaslı kişilerin de eş zamanlı değerlendirilmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekir. Sadece bir pınarda yıkanmak modern tıbbi tedavinin yerine konulmamalıdır.10
Belki de bu nedenle Uyuz Pınarları hakkında sorulması gereken en güzel soru “Bu su gerçekten şifalı mı?” sorusundan ziyade “Anadolu’nun birbirinden uzak yerlerinde yaşayan insanlar nasıl oldu da bazı sularla aynı hastalık arasında benzer bir ilişki kurdu ve bu bilgi yüzyıllarca nasıl yaşayabildi?”
Maraş’taki Uyuz Pınarı’na bu gözle bakınca küçük bir tarihî çeşmeden daha fazlasını görmeye başlıyoruz. Ankara’daki bir salnâmenin satırıyla, Afyon’daki bir kaplıcanın adıyla, Kırşehir’deki bir köy havuzuyla, Sivas’taki bir çermikle aynı hikâyenin parçaları birleşiyor.
Ortaya bir çeşit şifalı sular haritası çıkıyor. Bu haritada su yalnızca su değil.
Bir hastalığın adı ona verilmiş. İnsanlar onu aramış. Çocuklarını, yakınlarını, hatta hayvanlarını ona götürmüş. İyileştiğini düşünenler hikâyesini başkasına anlatmış. Sonra başka biri aynı yolu yürümüş ve aynı yöntemleri uygulamış. Ve böylece bazen bir hastalığın adı bile farklı yerlerde yüzyıllarca yaşamaya devam etmiş. Uyuz Pınarı belki de bu yüzden yalnızca bir pınarın adı değildir. Anadolu’nun hastalık, doğa, tabiat şartları ve şifa arasında kurduğu eski ilişkinin bugün hâlâ devam eden bir kaydıdır.
Dipnotlar
- MEB / Okul Dışı Öğrenme Ortamları – Uyuz Pınarı ↑
- Ankara hamamları ve kaplıcaları üzerine kaynak (ASKİ yayını) ↑
- Afyonkarahisar İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü – Termal Sağlık Turizmi ↑
- Akpınar Kaymakamlığı – Şifa Hamamı (Uyuz Hamamı) ↑
- Yozgat / Yerköy kültürel varlıklar kaydı ↑
- CDC – Clinical Care of Scabies ↑
- CDC DPDx – Scabies ↑
- PubMed – placebo/nocebo ve kaşıntı üzerine derleme ↑
- PubMed – illness beliefs / common-sense model ↑
- CDC – About Scabies ↑

Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz