“Artık dünyayı anlamıyorum.” Christian Friedrich Hebbel’in Maria Magdalena tragedyasının karakterlerinden biri olan Anton Usta’nın söylediği bu sarsıcı itiraf, bir babanın kızının ölümünün ardından yaşadığı şaşkınlıktan daha fazlasıdır. Bütün hayatını belirli kurallara göre yaşamış biri, bu kuralların korumak yerine yıkıma yol açtığını gördüğünde ne hisseder? Anton Usta’nın asıl çöküşü burada başlar.
Marangoz Anton, oldukça katı bir karakterdir. Onun dünyasında emek, namus, aile ve düzen vazgeçilmez değerlerdir. İnsan davranışlarının belirsizliği karşısında sağlam, ölçülü ve düzenli bir hayat kurmak ister. Fakat bu düzen arzusunu o kadar ileri götürür ki aile bireylerini kendi düzeninin parçaları gibi görmeye başlar. Çocuklarının ne hissettiğinden çok çevrenin ne diyeceğine önem verir. Klara’nın hayatını daraltan şey yalnızca dışarıdaki toplum değildir. Babasının bakışı da o toplumun evin içine taşınmış hâlidir.
Anton Usta’yı sadece kötü bir baba olarak okumak kolaydır; ama bu okuma eksik kalır. O, yoksulluk ve aşağılanma içinden gelmiş, emeğiyle ayakta durmuş, kendisine iyilik yapan eski ustasına borcunu ödemeyi görev bilmiş bir insandır. Çocuklarının borçlarını kapatmaya, onları korumaya çalışır. Esas sorun, bu koruyuculuğun zamanla tahakküme dönüşmesidir. Anton, “Ben sizin için bunca yük taşıdım” derken çocuklarından da kendi hayat anlayışına boyun eğmelerini bekler.
Bugün kurumsal yaşamda Anton Usta’nın daha yumuşak biçimlerini görüyoruz. Deneyimli yönetici, yıllar içinde edindiği bilgiyi kurumun ayakta kalması için kullanmak ister. Bu istek anlaşılırdır. Her kurumun bazı temel ilkeleri, iş yapma standartları ve ortak sorumlulukları vardır. Fakat deneyim bir üstünlük gerekçesi olarak dayatıldığında, yol gösterici olmaktan çıkar ve karşı tarafı susturan bir otoriteye dönüşebilir. “Ben bu işi yıllardır yapıyorum.” ifadesi genç çalışanın sorusunu daha baştan değersizleştiriyorsa, orada bilgi değil güç konuşuyor demektir.
Oysa günümüz bireyi yalnızca maaş ya da unvan aramıyor. Yaptığı işin neden önemli olduğunu, kendi sesinin ne ölçüde duyulduğunu ve kurum içinde bir özne olarak görülüp görülmediğini de bilmek istiyor. Anlam arayışı tam burada kurumsal bir meseleye dönüşüyor. İnsan, yaptığı işin çıktısını göremediğinde veya sürekli başkalarının koyduğu kuralları uygulamakla yetindiğinde, işin kendisi kadar kendi varlığını da sorgulamaya başlayabiliyor.
Bu tavır özellikle genç çalışanlar üzerinde beklenmedik bir etki yaratabilir. Onları disipline etmek için gösterilen katılık, bağlılık üretmek yerine kopuş doğurabilir. Genç çalışan yalnızca işi değil, kendisine nasıl davranıldığını da değerlendiriyor. Sürekli denetlenen, anlamı açıklanmayan kurallara uymaya zorlanan ve katkısı görünmeyen kişi kurumdan sessizce uzaklaşabilir. Anton Usta, Klara’nın sesini duyamadı; bu da trajik sona giden sürecin bir parçası oldu. Bugünün yöneticisi de genç çalışanlarını kaybettikten sonra aynı şaşkınlığa düşmemeli.
Ancak sorun yalnızca aşırı sertlikten ibaret değil. Bugün bunun karşısında aşırı esnekliğe dayalı başka bir anlayış da var. Her kuralın kişiye göre değişmesi, her sorunun “böyle hissettim” düzeyinde bırakılması ve hiçbir ortak ölçünün korunmaması özgürlükten çok belirsizlik üretebilir. Bir kurumda herkesin her şeyi sürekli yeniden müzakere etmesi, sorumluluğun dağılmasına yol açar. Aşırı esneklik, çalışanın anlam arayışını güçlendirmek yerine onu yönsüz bırakabilir.
Bu nedenle önümüzde bir sarkaç var. Bir uçta Anton Usta’nın sertliği, diğer uçta sınırları eriten aşırı esneklik duruyor. İkisi de insanı silikleştirebilir. Biri insanı kurala feda eder, diğeri kuralsızlığın yükünü çalışanın omuzlarına bırakır. Orta yol, ne herkesin aynı kalıba sokulması ne de her talebin sorgusuz kabul edilmesidir. İhtiyacımız olan, ilkeleri korurken yöntemleri tartışmaya açabilmektir. Deneyimli yönetici, “Ben bilirim” yerine “Şimdiye kadar bunu böyle yaptık, ama başka bir yol var mı?” diyebilmeli. Böyle bir ilişki biçiminde otorite ortadan kalkmaz, fakat gerekçelerini açıklamak zorunda kalır. Esneklik de başıboşluk anlamına gelmez; insanın değişen şartlarda sorumluluk alabilmesini sağlar.
Tragedyanın finalinde Anton Usta’nın dünyayı anlayamaması, bize basit ama ağır bir uyarı verir: Kurumsal hayatta sektörün olmazsa olmazı saydığımız bir kural, varoluşsal bir yasa olmayabilir. Bir normu ontolojik bir yasa sanmamak gerekir. Kurumlar insanlar içindir; insanlar kurumların kutsal kurallarını sürdürmek için var olmaz. Anlam, ne yalnızca sert düzende ne de sınırsız esnekliktedir. Anlam, sınırların içinde nefes alabilen bir ilişkide doğar. Yönetici bunu unuttuğunda bir gün masasının başında Anton Usta gibi durup “Artık dünyayı anlamıyorum.” demek zorunda kalmamalı.



Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz