Pakistan asıllı Müslüman yazar Ziyaüddin Serdar aynı zamanda İslam medeniyetinin geleceği ile yakından ilgilenen bir kültür eleştirmenidir. Serdar bu eserden, Müslüman toplumunun geçmişe takılı kalan tavrından duyduğu endişenin bir ürünü olarak bahseder. Müslümanların geleceğe dair bir vizyona sahip olmamalarını, benimsedikleri inançla çelişen bir tutum olarak değerlendirir. Devamında bu yanlıştan kurtulmanın ciddi bir değişim gerektirdiğini savunan yazar, bunun ancak eylemsellik ile mümkün olabileceğini söyler. İslam’la ilgili bugüne kadar anlaşılamayan umdelerin ve emirlerin yeniden gözden geçirilmesi ve tüm Müslümanların bireysel olarak eylemsellik yönüyle bir çabanın içerisinde olması, yazara göre İslam medeniyetinin geleceği açısından son derece önemlidir.
Serdar, İslam medeniyetinin geleceğine ilişkin kurgusunda, İslam’ın sabitelerini temele alarak inanç esaslarını yeniden gündeme getirmektedir. Yazarın birinci bölümde “Mutlak Referans Sistemi” tanımlamasıyla bahsettiği Kur’an ve Sünnet eksenli bu medeniyet modeli, Müslüman bireyin ruhsal, psikolojik ve ahlaki açıdan güçlü yetişmesini hedefleyen bir yapı olarak ön plana çıkmaktadır. O, öngördüğü medeniyet modelinin aslında Kur’an’da inananlara salık verilen inanç biçiminin bir yaşam tarzı olarak benimsendiği ve ameli yönüyle idrak edilmesi halinde ortaya çıkacak bir İslam medeniyeti olduğuna dikkat çekmektedir. Yazar, inanan bireylerin sığındıkları yaratıcının mahiyetinin farkında olarak gerçekleştirdikleri bir ibadet biçiminin, Müslüman kimliğini oluşturan önemli unsurlardan biri olduğunun altını çizmektedir. Böylece bu bilince sahip inançlı kişiler bir araya gelerek değişim ve dönüşüme muktedir, hayırlı bir topluluk oluşturacaklardır.
Birinci bölümün devamında İslam’a aykırı olan modern dünya görüşlerini eleştirir Serdar. Materyalist ve rasyonalist akımların insan tabiatına aşırı gelen yönlerini değerlendirerek bunlara karşın ibadetlerin insana kazandırdığı manevi değerlere dikkat çeker. İslam’ın aklı devre dışı bırakmadığını aksine kendine has bir epistemolojisi olduğunu savunan yazar, İslami öğretinin Kur’an ve Sünneti temele alan bir bilgi sistemi olduğunu vurgular. O, bu epistemolojinin temel ilkelerini maddeler halinde açıklarken İslam’ın dinamik bir inanç yapısı olduğuna değinir. İnsanın yeryüzündeki halifelik misyonundan bahsederek bir nevi bu dinamizmin nasıl sürdürüleceğini açıklar. Bununla beraber Allah’ın yeryüzündeki temsilcilik makamının iki önemli sorumluluğu olduğunu belirtir. Ona göre halife insanın ilk sorumluluğu kendisine, ailesine ve çevresine karşı maddi ve manevi görevlerini yerine getirmektir. İkinci sorumluluk ise diğer insanlara karşıdır. Halife insan, kendi ihtiyaçlarından başlayarak diğer insanların gereksinimlerini de gözetme bilincine erişmiş insandır. Serdar, bu sorumluluğu Allah’a kulluk etmenin temel esası olarak aktarmıştır. İslam’ın değişmez değerler silsilesine sahip olduğu ve bununla birlikte inanan kimliğinin bu değerlere bağlı kalarak dönüşüm içinde olması gerektiği vurgusu, bu bölümün ana teması olarak belirmektedir.
İkinci bölümde yazar, değişen dünya koşullarında Müslümanların güçlerini kaybetmelerinin sebeplerine değinmiştir. Ona göre içinde bulunduğumuz çağdaş dünya, İslam ve Müslümanlar açısından değişimi zorunlu kılmaktadır. Her ne kadar İslam’ın kendisi değişmez ilkeler bütününden oluşsa da ilerlemenin tek yolu, onun içinde yaşanılan çağa göre yeniden yorumlanmasından geçer. Öyle ki Serdar; Müslümanların, Kur’an’ın gerçeklerini modern insanın anlayabileceği terimlerle ifade etme çabası içerisinde olmamalarını eleştirir. Entelektüel zafiyet olarak nitelendirilebilecek olan bu durum, gerilemenin sebeplerinden birini açıkça göstermektedir. Yazar, bu gerilemeyi geçmişteki bir medeniyet modelinden hareketle bir grafik üzerinden somutlaştırmaya çalışmıştır. Ona göre içinde bulunulan gerileme sürecinin, belli kriterler doğrultusunda yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bu da geçmişte hem başarısızlıkları hem de başarıları tecrübe etmiş bir medeniyet modelinin esas alınmasıyla mümkündür. Bundan dolayı Serdar, pek çok alim tarafından mükemmel toplum modeli olarak da benimsendiğinin altını çizdiği “Medine Devlet Modelini” temele almıştır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de ifade edildiği üzere, bu modelin ahlaki ve sosyal birtakım değerler üzerinde kurulu olması, onu ulaşılması gereken yegâne Müslüman toplum hedefi haline getirir. Yazarın mükemmel devlet modeli örneğini sunması, İslam medeniyetinin gelecek tasavvuru açısından önemli bir referans oluşturmaktadır. Aynı zamanda belli bir merkezin esas alınması, ilerlemenin yöntemini daha açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Ancak burada Serdar’ın önemle vurguladığı bir diğer husus, gerileme sürecinin kendiliğinden durmayacağıdır. Ayetin ifadesinden hareketle bu hususa açıklık getiren yazar, Müslümanlar açısından koşulların değişmesinin ancak bireysel değişimle mümkün olduğunu vurgular. Yazar, Allah’ın dinini yaşatmasının medeniyetin ilerlemesiyle doğrudan ilişkili olmadığını, bilakis medeniyetin geleceğinin Müslümanların çabasına bağlı olduğuna dikkat çeker.
Beşinci bölümde İbn Haldun’un “umran” kavramına atıfta bulunan yazar, bu kavramın örnek alınan Medine toplumunun özellikleriyle örtüşen bir içeriğe sahip olduğunu ifade eder. Aynı zamanda yazar, medeni bir proje olarak adlandırdığı umran medeniyetini sistematik alt başlıklarla ve grafik bir modelle somutlaştırmıştır. Bu medeniyetin inşasında hem bugünün koşullarının hem de geleceğe yönelik beklentilerin dikkate alınması gerektiğine de işaret eden yazar, umran projesiyle geleceğin medeniyeti için alternatif bir çözüm önerisi sunduğunu belirtmiştir.
Yedinci bölümde Serdar, Kur’an, Sünnet, icma, kıyas ve içtihat çerçevesinde klasik İslami metodolojinin yeniden işler hale getirilmesi gerektiğine dikkat çekerek bunun bir zorunluluk olduğunu savunur. Bilhassa içtihadın öneminden bahsederek, İslam’ın dinamik ve sistematik epistemolojik yapısının vazgeçilmez unsurlarından biri olduğunun altını çizer. İçtihadın, nesnel dünya görüşüne ve ilmi derinliğe sahip ulemanın öncülüğünde kurumsal bir kimliğe bürünmesi gerektiği tezini öne sürer. Yazarın bu yaklaşımı, İslam’ın sosyal, siyasal ve hukuksal açıdan teorik zeminini güçlendirmeyi amaçlayan bir çaba olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dokuzuncu bölüme geldiğimizde yazarın, bilinç teması çerçevesinde bireyin dönüşümünden başlayarak insanlığa etki eden maneviyat vurgusunun birleştirici fonksiyonuna değindiğini görürüz. Serdar’a göre kültürel değerlerin sürdürülebilir olmasının tek yolu geleceğin farkındalığına sahip olmaktır. Bu sebeple yazar, temelde bireyin bilincinden başlatır meseleyi. İnançlı insanın, mümin kişiliğiyle var olmasının temel yolunun nefsiyle mücadele etmesi olduğuna dikkat çeker. Nefsiyle mücadele içinde olan mümin, ibadetle ve Allah’ı zikirle hemhal olmak suretiyle sağlam bir kişilik bilincine erişebilmektedir. İkinci olarak cemaat bilincinin gerekliliğinden bahseder. Ona göre cemaati oluşturan üç temel yapı taşı olan aile, cami ve komşuluk büyük önem taşımaktadır. Bu sosyal kurumlar, inananları bir araya getiren, aralarındaki bağları güçlendiren ve birlik ile beraberliğin korunmasını sağlayan bir fonksiyona sahiptirler. Serdar, caminin ibadetgâh olma işlevinin yanı sıra toplumu kucaklayan, sorunların çözümüne katkı sunan ve insanları eğiten yönünün de yeniden kazandırılması gerektiğinin altını çizer. Devamında bu bilinçli bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu müminler topluluğunun, ümmet bilincine sahip daha geniş yapıya dönüşeceğini ifade eder. Ona göre İslam’a inanan tüm milletleri tek çatı altında toplayan bu bilinç, sevinçleri, kederleri, acıları ve her türlü problemi ortak biçimde algılamaya ve birlikte aksiyon almaya vesile olmaktadır. Bu bilincin son aşaması ise insanlık ve dünya bilinci olarak karşımıza çıkar. Yazar, ümmet bilincine erişen bir topluluğun dünyaya ve diğer insanlara karşı birtakım sorumluluklar üstlendiğini belirtir. Bununla birlikte inananlar olarak dünyaya karşı taşıdığı sorumluluğun, yeni bir bilim ve teknoloji bilincini gerekli kıldığını ifade eder.
Sonuç
Serdar, İslam Medeniyetinin geleceği meselesini teorik ve pratik yönleriyle derinlemesine ele almıştır. İncelemede en önemli gördüğümüz hususlardan biri, İngilizce başta olmak üzere, Arapça, Almanca ve Fransızca eserlerden oluşan zengin kaynakçaya sahip olmasıdır. Bu yönüyle gerek klasik gerek çağdaş araştırmalardan istifade eden yazarın önemli bir çalışma ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Yazar bu çalışmada, her ne kadar İslam Medeniyetinin geleceğini merkeze alsa da mevcut küresel sorunlara da değinerek gelecekte ortaya çıkabilecek olası krizlere dikkat çekmiştir. Zira tasavvur ettiği gelecek medeniyet sistemini, uzun vadeli bir planlamaya dayandırdığı için bu süreçte bazı olumsuzlukların kaçınılmaz olduğunu dile getirmektedir.
Eserde planlanan gelecek sisteminin grafiklerle şematize edilmesi, bahsedilen medeniyet modelinin somutlaştırılması açısından kıymetlidir. Bununla birlikte anlatının geneline hâkim olan maddeler halindeki açıklamaların yer yer kafa karışıklığına sebebiyet verdiğini söylemek mümkündür. Genel itibarıyla İslam medeniyetinin geleceğine ilişkin ortaya konulan tez, mümin bireyin dinamik bir biçimde Allah’a yönelmesi ve teslim olması üzerinden açıklanmıştır. Buradan hareketle farkındalık içerisinde Yaratıcı’yla güçlü bir bağ kurmayı başarabilen inananlar topluluğunun gelecekte güçlü bir İslam medeniyeti oluşumuna katkı sağlayabileceğini ifade edebiliriz. Neticede eser, İslam medeniyetini yakından incelemek isteyen lisans ve lisansüstü öğrencileri ile akademisyenlerin istifade edebileceği değerli bir çalışma olarak değerlendirilebilir.

Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz