12 Eylül 2026 · Cumartesi
Yeni yazılar Müktesebat’ta
BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE VE KÜLTÜR PLATFORMU
Müktesebat
Sosyoloji·

Beyaz Yakanın Tahiti Sendromu: Pastoral Bir Ütopya Mı, Dijital Bir Distopya Mı?

Beyaz Yakanın Tahiti Sendromu: Pastoral Bir Ütopya Mı, Dijital Bir Distopya Mı?

Yalnızca sessizliği arzuluyorum, sessizliği ve yine sessizliği. Huzur içinde, unutularak ölmeme izin verin.

Paul Gauguin

Paul Gauguin, 1891 yılında Paris’in boğucu burjuva düzeninden, borsanın çöküşünden ve modernitenin sahte vaatlerinden kaçarak Tahiti’ye yelken açtığında, zihninde tek bir arzu vardı: Medeniyetin zincirlerinden kurtulmak ve ilkel, saf, bozulmamış bir cennet bulmak. Ancak adaya ayak bastığında karşılaştığı manzara, Avrupa’nın sömürgeci gölgesinin çoktan oraya düştüğü, “Avrupalılaşmış” bir kopyadan ibaretti. Gauguin, kaçtığı medeniyeti aslında zihninde ve bedeninde bir kaçak yolcu gibi yanında götürmüştü. Sonuç ne mi oldu? Hastalık, borç batağı, dışlanmışlık ve nihayetinde Markiz Adaları'nda aşırı doz morfinle gelen trajik bir son.

Gauguin’in hikayesi, bugünlerde bana daha tanıdık geliyor. Özellikle pandemi sonrasında, esnek ve uzaktan çalışma modelinin yaygınlaşmasıyla birlikte, metropollerin gri plazalarından, bitmek bilmeyen trafik çilesinden ve toplantı odalarının klimalı soğukluğundan kaçan beyaz yakalıları düşündükçe insan ürperiyor. Ege’nin bir sahil kasabasına, Kaz Dağları’nın eteklerine ya da Güney’e göç eden bu yeni nesil “dijital göçebeler”, aslında modern zamanın Gauguin’leri değil mi?

Onlar da tıpkı Fransız ressam gibi, doğaya dönmeyi, toprağa dokunmayı, organik beslenmeyi ve sabahları alarm sesiyle değil, horoz sesleri ve kuş cıvıltılarıyla uyanmayı arzuladılar. Kendi domatesini yetiştirmek, ahşap bir evde şömine karşısında laptop kucağında çalışmak, Zoom toplantılarına arkada zeytin ağaçları manzarasıyla katılmak... Başlangıçta her şey tam da Instagram filtrelerindeki gibi kusursuz bir pastoral ütopya olarak göründü.

Ancak tıpkı Gauguin’in Tahiti’de Avrupa ile yüzleşmesi gibi, kırsala göç eden beyaz yakalı da çok geçmeden kendi modernitesiyle yüzleşmek zorunda kaldı. İnternet altyapısının yetersizliği, kargo şirketlerinin ulaşmadığı yollar, kışın bastıran yalnızlık hissi ve yerel halkla kurulamayan sosyolojik bağlar... Daha da önemlisi, bedenen kırsalda olsalar da zihnen hala plazanın stresini, deadline baskısını ve Slack bildirimlerinin anksiyetesini taşıyor olmaları. Kaçtıkları vahşi kapitalizm, fiber optik kablolar ve uydular aracılığıyla onları o ahşap evlerinde de buldu.

Peki ya bir gün bu pastoral rüya biterse? Ya Gauguin gibi hayal kırıklığına uğrayıp, “Burada yaşamak da en az şehirdeki kadar zor” deyip geri dönmek isterlerse?

İşte asıl ürkütücü senaryo burada başlıyor. Döndükleri şehir, giderken bıraktıkları şehir olacak mı?

Aklıma Matt Damon’ın başrolünde oynadığı Elysium filmi geliyor. 21XX yılının Los Angeles’ı; hastalık, yoksulluk ve kirlilik içinde kıvranan, robot polislerin devriye gezdiği, mekanik ve ruhsuz bir harabeye dönüşmüş bir halde. Zengin elitler ise Dünya yörüngesindeki kusursuz, yeşil ve hastalıksız uzay istasyonu Elysium’a kaçmış.

Beyaz yakalının kırsal ütopyası, geride kalanlar için bir Elysium senaryosu yaratıyor olabilir mi? Şehirler, sadece beden gücüyle çalışmak zorunda olanların, hizmet sektörüne mahkûm edilenlerin ve kaçmaya maddi gücü yetmeyenlerin yaşadığı, yapay zekânın ve otomasyonun her yeri ele geçirdiği distopik mekânlara mı dönüşecek yoksa filmdeki gibi? Kırsaldaki Elysiumlarında organik şaraplarını yudumlayanlar, bir gün şehre dönmek zorunda kaldıklarında karşılarında insanlığını kaybetmiş, devasa algoritmalar tarafından yönetilen mekanik bir cehennem mi bulacaklar?

Gauguin, Tahiti’ye kaçarken “İki yıl daha yaşlanmış, ama yirmi yıl daha genç ayrılıyorum buradan” demişti. Ancak sonu, kaçtığı medeniyetin zehriyle oldu. Bugün kırsala kaçan beyaz yakalı, belki de farkında olmadan şehirleri kendi kaderine, daha doğrusu robotların ve algoritmaların insafına terk ediyor.

Eğer bir gün o zeytin ağaçlarının altından kalkıp şehre dönmeye karar verirlerse, karşılarında bıraktıkları o tanıdık, kaotik ama insan sıcaklığı barındıran metropolleri bulamayabilirler. Bulacakları şey, kendi elleriyle yarattıkları bir teknolojik distopya, insanlığın mekanik dişliler arasında ezildiği yeni bir kölelik düzeni olabilir belki de.

Pastoral bir ütopya arayışı, günün sonunda hepimizin sonunu getirecek bir distopyanın fragmanı olmasın sakın? Gauguin'in fırçasından dökülen o canlı renkler, bugün ekranlarımızdaki soğuk mavi ışıklara dönüşürken, bu soruyu sormanın tam vaktidir.

Yazar
Mehmet Yetkin
82 beğeni

Yorumlar (1)

  1. Tuba

    Kendi ellerimizle dünyayı zorlaştırıyor, kendi ellerimizle huzuru, sakinliği arıyoruz, bu çelişki arasında her gün yoruluyoruz. Sistemden çıkmak isterken aslında sistemin kölesi olduğumuz gerçegi her yerde yüzümüze çarpıyor, kaleminize sağlık.

Yorum yaz

Moderasyon sonrası yayımlanır · e-posta adresiniz gizli kalır.