“Her şey senin zihninde bitiyor, sen olumsuzluklara odaklandığın için aksilikleri çekiyorsun.” “Şikâyet etmek yerine bu krizi bir kişisel gelişim fırsatı olarak görmeyi denedin mi?” “Evren sana mesaj veriyor; içindeki blokajı kaldırmadığın sürece aynı şeyleri yaşayacaksın...” Bu ve benzeri cümleler size de tanıdık geliyor mu? Belki bir kişisel gelişim kitabının kapağından, belki bir şirket içi eğitimden, belki de bir sosyal medya gönderisinin altından... Sorunun kaynağını dışarıda değil, ısrarla sizin zihninizde arayan bu ifadeler, çağdaş dünyadaki zihniyet dönüşümünün habercisidir. Günümüzde mutluluk, insani bir duygu veya toplumsal dokunun doğal bir sonucu olmaktan çıkarılıp bireyin tek başına başarması gereken kişisel bir “ödev”, kendi zihninde çözmesi beklenen tek kişilik bir sorumluluk alanı olarak kurgulanmaktadır.
Popüler kültür ve piyasalaşmış kişisel gelişim söylemi bireye sürekli kendi içine dönmeyi, zihnindeki düğümleri çözmeyi, ne olursa olsun iyimser kalabilmeyi ve duygusal dayanıklılık geliştirmeyi nasihat eder. Fakat insanın mutluluğu sadece kendi zihninde kurabileceği fikri, kulağa ne kadar hoş gelse de özünde insanı yalnızlaşmaya iten bir illüzyondur.
Burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Martin Seligman ve Mihaly Csikszentmihalyi gibi isimlerin öncülük ettiği akademik pozitif psikoloji, insanın güçlü yönlerine, öz-düzenleme becerilerine ve duygusal esenliğine dair ampirik veriler sunan bilimsel bir disiplindir. Eleştirinin hedefi bu akademik literatürün kendisi değil; bu literatürün popüler kültür, sosyal medya mecraları ve insan kaynakları jargonunda araçsallaştırılarak “endüstrileşmiş bir mutluluk söylemine” dönüştürülmesidir. Günlük tutmak, bilinçli farkındalık (mindfulness) pratikleri yapmak veya nefes egzersizleriyle zihni sakinleştirmek hiç kuşkusuz psikolojik dengemize katkı sağlayan kıymetli öz-bakım araçlarıdır. Ancak asıl tıkanıklık, bu tekniklerin toplumsal, ekonomik ve siyasal gerçekliklerin yarattığı yapısal sorunların yerine yegâne çözüm olarak konulmaya çalışılmasıdır.
İş yerindeki güvencesizlik, adaletsiz maaş politikaları, mobbing ya da toplumu kuşatan ekonomik krizler karşısında hissettiğimiz kaygı ve öfke kişisel bir yetersizlik veya zihinsel uyumsuzluk değildir. Nitekim sosyolog Eva Illouz ve psikolog Edgar Cabanas, “Mutlu Yurttaş İmalatı” adlı çalışmalarında bu konuya dikkat çekerler. Yazarlar, piyasalaşan pozitif psikoloji söyleminin toplumsal ve sistemsel krizleri nasıl birer “bireysel bakış açısı sorunu” olarak kurguladığını ve böylece yapısal adaletsizlikleri görünmez kılan bir işleve büründürdüğünü ifade ederler.
Özellikle Türkiye’deki güncel çalışma ve sosyal hayat dinamiklerine baktığımızda bu örüntü daha da belirginleşir. Yüksek enflasyonun, ekonomik belirsizliğin ve mesai sınırlarının muğlaklaşmasının yarattığı tükenmişlik karşısında kurumlar, adil ücret politikaları veya iş yükünü hafifletecek yapısal reformlar sunmak yerine çalışanlarına “kurumsal mindfulness seansları”, “stres yönetimi atölyeleri” veya “psikolojik dayanıklılık” eğitimleri paketlemektedir. Benzer şekilde, gençliğin yaşadığı derin sistemsel gelecek kaygısı, sosyal medyada köpürtülen "manifest etme", “olumlama” ve “içsel blokajları kaldırma” söylemleriyle asıl sorun piyasalaştırılarak pasifleştirilir. Bu durum, sistemsel aksaklıkların faturasını bireyin zihinsel dayanıklılığına kesen örtük bir manipülasyon biçimidir. Problemin kaynağı dışarıdaki nesnel koşullarken, çözümün ısrarla bireyin iç dünyasında aranması, kişiyi kendi mağduriyetinin sorumlusu hâline getirir.
Bu zihniyet dönüşümü, toplumsal ölçekte makbul yurttaş tanımını da dönüştürür. Demokratik haklarını arayan ve toplumsal dönüşüm için kolektif eyleme geçen etkin yurttaş profilinin yerini, her türlü kriz ve değişime hızla adapte olan, itiraz etmeyen ve içsel huzurunu her koşulda korumaya çalışan “uyumlu birey” alır. Bireyciliğin bir dogmaya dönüştüğü bu ortamda mutsuzluk, kaygı ya da öfke âdeta bir ahlaki kusur gibi etiketlenir. Oysa yolunda gitmeyen sistemsel süreçlere karşı huzursuzluk hissetmek son derece sağlıklı ve insani bir tepkidir. Tarih boyunca toplumsal gelişme ve iyileşmeler, bireylerin duydukları kolektif rahatsızlığı bir değişim iradesine dönüştürmeleriyle mümkün olmuştur; kendi zihinlerine kapanıp mevcut durumu kabullenmeleriyle değil.
Sonuç olarak, kurtuluşu veya huzuru tamamen bireysel farkındalık egzersizlerine hapsetmek, insanı toplumsal ve politik bir varlık olmaktan çıkararak pasifleştirebilir. Ancak burada kaçınılması gereken bir başka hata, bireysel etkenleri ve insanın kendi hayatındaki failliğini bütünüyle geri plana iten karşıt bir indirgemeciliktir. Zihinsel öz-bakım ve psikolojik esneklik, hayatın zorluklarıyla mücadelede elbette yararlı sığınaklardır. Ne var ki bu sığınaklar ve zihinsel düzenleme becerileri, mevcut sistemsel haksızlıklara kolayca adapte olan pasif birer nesne olmaya değil, aksine dışarıdaki fırtınayı doğru okuyan, şartları sorgulayan ve yapısal sorunları dönüştürecek kolektif bir iyileşme iradesini diri tutan “etkin birer fail” olmaya hizmet etmelidir. Çünkü mutluluk, yalnızca bireylerin zihinsel süreçlerindeki değişimlerle çözülebilecek tek kişilik bir ödev değildir. Adil, insani ve paylaşılabilir bir toplumsal düzenin ortak meyvesidir.



..çözümün ısrarla bireyin iç dünyasında aranması, kişiyi kendi mağduriyetinin sorumlusu hâline getirir. Beni derinden etkiledi bu cümle gerçekten de çok yerinde bir tespit olmuş. Kalemine sağlık canım arkadaşım . Başarıların daim olsun. 💐
Ufuk açıcı bir yazı olmuş, tebrik ederim 💐