Yüzümüzü ne zaman görürüz? Aynaya baktığımızda mı, bir başkasının gözlerinde mi, yoksa bize nasıl görünmemiz gerektiğini söyleyen ekranların karşısında mı? Rembrandt’ın ve Mikhail Vrubel’in otoportreleri bu soruyu iki farklı yüz üzerinden açar. Rembrandt’ın yüzünde kendisini dünyaya sunan, ışığa yaklaşan ve bakışını saklamayan bir figür görürüz. Vrubel’in yüzünde ise bakış daha huzursuzdur. Çizgiler yüzü açıklamak yerine onu parçalar; ifade, tanıdık bir kimliğe yerleşmekte direnir.
Bu iki yüzü yalnızca güzel ve çirkin, uyumlu ve tuhaf, aydınlık ve karanlık diye ayırmak kolay olurdu. Oysa aralarındaki gerilim bundan daha karmaşıktır. Rembrandt’ın yüzü bize bir bütünlük duygusu verir: Kendi hayatını taşıyabilecek, dünyada bir yer edinmiş ve kendisini anlatabilecek bir benlik izlenimi yaratır. Vrubel’in yüzü ise bu bütünlüğü bozar. Bakışında, insanın kendisine bile bütünüyle sahip olamayacağını hatırlatan bir yabancılık vardır.
Bugün dijital ortamlar bizi daha çok Rembrandt’ın yüzüne yaklaştırıyor. Algoritmalar, parlak ve kolay tanınan görüntüleri öne çıkarıyor; hayatlarımızı paylaşılabilir bir düzen içinde sunmamızı teşvik ediyor. Yüzler filtreleniyor, arka planlar düzeltiliyor, yorgunluk ve dağınıklık görünmez hâle getiriliyor. Burada algoritmanın insanı bütünüyle belirlediğini söylemiyorum. Ancak görünürlük düzeni, neyin öne çıkacağını seçerken kendimizi hangi biçimlerde sunabileceğimize dair güçlü bir beklenti yaratıyor. Böylece hayat, yaşanmaktan önce gösterilmeye hazır bir görüntüye dönüşebiliyor.
Rembrandt’ın gülümseyen ya da ışıkla ilişki kuran yüzü bu yüzden yalnızca bir resimsel ifade değildir; günümüzün arzu ettiği benlik biçiminin de simgesine dönüşür. Uyumlu, estetik, anlaşılır ve mümkünse gülümseyen bir ben. Acı varsa bile biçim verilmiş olmalı; yalnızlık, iyi kurulmuş bir cümlenin ya da seçilmiş bir fotoğrafın içinden geçmeli; başarısızlık, sonunda başarıya bağlanabilecek bir hikâyeye çevrilmelidir. İnsan kendisini böyle bir yüzle sınırladığında, kendi içindeki fazlalığı ve açıklanamaz olanı dışarıda bırakır.
Vrubel’in yüzü bu nedenle rahatsız edicidir. Onun karşısında, hemen beğenilemeyen ve tek bir anlama indirgenemeyen bir yüzle karşılaşırız. Bu yüz, kendimizde tanımak istemediğimiz parçaları başkasında görmemize izin verir: korkuyu, kırılganlığı, öfkeyi, biçimsizliği ve dünyaya tam olarak uyum sağlayamama ihtimalini. Vrubel’e bakmak, ötekini yalnızca dışarıda duran biri olarak değil, benliğin içinde de var olan bir yabancılık olarak düşünmeye zorlar.
İki portre arasındaki fark, yalnızca ressamların farklı üsluplarıyla açıklanamaz. Burada bakışın kendisi de değişir. Rembrandt’ın yüzü bizi resmin içine davet ederken Vrubel’in yüzü bakışımızı geri çevirir; bizi, gördüğümüz şeyi hemen tanımlama arzumuzla baş başa bırakır. Bu nedenle Vrubel’in yüzünün yarattığı rahatsızlık, resmin dışında değil, bakan kişinin içinde de oluşur.
Mihail Bahtin burada bize yol gösterebilir. Bahtin’in doğrudan Rembrandt ve Vrubel otoportrelerini birlikte yorumladığını ileri sürmüyorum. Bedenin tamamlanmış, kapalı ve değişmez bir bütün olmadığına; grotesk olanın sınırları bozarak insanı yeniden düşünmeye açtığına ilişkin yaklaşımı, bu iki yüzü yan yana okumak için bir düşünme imkânı sunuyor. Bahtin’in bu yaklaşımından hareketle, bu iki yüzü de korkunç ve ürkütücü buluyorum. Rembrandt’ın düzen ve bütünlük duygusu veren yüzü de, Vrubel’in yabancılaştıran yüzü de bizi yerimizden oynatır. Biri tamamlanmışlığın rahatlığıyla, diğeri tamamlanmamışlığın huzursuzluğuyla karşı karşıya bırakır.
İnsan kendisini yalnızca kendisine benzeyen yüzler üzerinden kuramaz. “Ben” dediğimiz şey, bir ötekinin bakışında sınır kazanır. Bazen bu öteki başka bir insandır; bazen yabancı bir kültür, bir sanat eseri ya da kendi içimizde bastırdığımız karanlık bir parçadır. Ötekiyi görmezden geldiğimizde kendimizi korumuyor, kendimizi daraltıyoruz. Çünkü benlik, yalnızca uyumdan değil, çatışmadan da oluşur. Kendi dışımı ancak bana benzemeyen bir yüzün karşısında fark ederim.
Bu nedenle Vrubel’e ihtiyacımız var. Tuhaf olana, çirkin olana, kolay açıklanamayana ve estetik olarak hemen uzlaşamadığımız şeye ihtiyacımız var. Vrubel’i dünyaya katmak, onu Rembrandt’a benzetmek değildir. Tam tersine, farklılığın da bu dünyanın içinde kalabileceği bir alan açmaktır. Öteki olanı uyumlu hâle getirerek değil, onun uyumsuzluğuna dayanmayı öğrenerek daha geniş bir dünya kurabiliriz.
Peki ortası nerede? Her iki yüzde de beliren korkuyu kabul ettikten sonra, Rembrandt ile Vrubel’in arasındaki alanı hazır bulamayız. Orta, algoritmaların bizim için seçtiği gülümseme değildir; fakat karanlığı romantikleştiren bir yabancılık da değildir. Ortayı ancak kendimiz bulabiliriz. Bu, bütün çelişkilerimizi tek bir estetik ifadeye kapatmadan yaşamayı gerektirir.
Belki insan tam orada, iki yüzün somut geriliminde belirir: Rembrandt’ın dünyaya dönük güveniyle Vrubel’in dünyadan ürken bakışı arasında. Gülümseyebiliriz; fakat yalnızca gülümsemekten ibaret olmadığımızı bilerek. Karanlığa bakabiliriz; fakat karanlığın da bizi bütünüyle tanımlamasına izin vermeden. Kendimizi deneyimlemek, tek bir yüz seçmek değil, yüzümüzün değişmesine izin vermektir. Henüz tamamlanmamış, biraz korkunç, biraz güzel ve bu yüzden gerçekten bize ait olan yüzü aramaktır.




Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz