Tamamen başka bir kapı aç
Kalbin Unutulmuş Dili
Bu eser hiçbir ölçüye bakılmadan, arşivin tamamından rastlantıyla seçildi.
Her yeni güne bir arayışla uyanırız. Kimi zaman bir gölgenin peşine düşeriz, kimi zaman ise ruhumuzu besleyen bir nefesin…
Kimi görür nasibini, kimi yalnızca bakıp geçer; kimi ise gördüğünü sanır. Kimi vuslata doğru yol alır, kimi ise yürür durur, nereye gittiğini bilmeden…
Peki ne için dünyaya geldi insan? Bir ömür boyunca bir şeylere yetişmek için mi?
Yoksa insan, her sabah unuttuğu bir şeyi hatırlamak için mi açar gözlerini? Belki de hayat, insanın kendine doğru çıktığı uzun bir yolculuktur. Tıpkı ney gibi…
Bir zamanlar yalnızca bir kamıştı ney. Toprağından koparıldı, içi oyuldu, bağrına delikler açıldı. Ateş gördü, sustu, bekledi. Her dokunuşta biraz daha dönüştü. Sonunda içine bir nefes doldu ve sustuğu yerden bir ses yükseldi.
İnsan da biraz böyle değil midir? Kimi ayrılıklarla köklerinden kopar, kimi acılarla içi oyulur. Hayat bazen kendini insana anlatmanın en sessiz yolunu seçer.
Ve insan, yol boyunca karşısına çıkan izlerde biraz da kendini bulur.
Önümüze çıkan her insan, her karşılaşma, her ayrılık, her bekleyiş ve her kayıp… Hepsi bu yolculuğun bir parçası. Kimi bize sabrı, kimi şükrü öğretir; kimi bir kapıyı açarken kimi de yüzümüze kapatır.
Gördüğümüz yol, bütünün yalnızca bir parçasıdır; tamamını bilen biz değiliz. Teslimiyet işte burada başlar. Olmayanda da bir hayır vardır elbet; bunu tevekkül eden gönül bilir.
Nasip ise yalnızca bize verilen değil, aynı zamanda bizi kendimize, hakikate ve nihayetinde vuslata götüren yoldur.
Bazen çıktığımız bir yol, bazen de yanlış bindiğimiz bir otobüs götürür bizi nasibimize… Her nasip, beraberinde bir imtihan da getirir. Anonim bir sözde şöyle denir:
‘Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders; nasibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters.’
Bir karıncanın azminde, küçücük adımlarında bile hikmet görebilen bir gönül için dünya, baştan sona okunmayı bekleyen bir kitap gibidir. Fakat insan gönül kapısını kapatmışsa bütün cihan önüne serilse de hakikati göremez.
Ve vuslat…
Yalnızca ulaşmak değil, yürürken gönlün sahibini bulmasıdır.
Hayatı ve eserleriyle insanın iç yolculuğuna ışık tutan Mevlânâ’nın düşüncesinde insan, önce kendisiyle yüzleşir; nefsinin sesinden sıyrıldıkça hakikate yönelir. Bu yol, bazen bir dönüş, bazen bir arayış, bazen de bir nefes olur. Belki de bu yüzden Mevlânâ’nın eserlerinde ney, ayrılığı ve aslına dönüşü anlatan güçlü bir sembole dönüşür. Neyin sesi ve semanın zarif dönüşleri, bu manevi mirasın günümüze ulaşan yansımalarıdır…
Mevlâna ile bağ kurmuş olmanın verdiği mutluluğu yaşamak mıydı, yoksa o anın sessizliğinde kendimden bir parça bulmak mıydı, bilmiyorum. Bir Mevlevî semasını izlemek nasip oldu. Dönen her bedenle birlikte zaman sustu; neyden yükselen o hüzünlü ses ise içimde başka bir yere dokundu.
Tarihî binanın sessizliğinde, mekânın manevi derinliğini içimde hissediyorum. Beyaz tennureye bu kez başka bir gözle bakıyorum. Mevlevî geleneğinde tennure, kefeni simgeliyor. Duvarda hüsn-i hatla işlenmiş bir kelime var: “Bişnev”. Mesnevi’nin ilk beytindeki o davetkâr söz: “Dinle.” Belki de mesele yalnızca işitmek değil, neyin anlattığını ve insanın kendi içinde susturduğu sesi dinlemektir.
Neyin nasibine de nefes düşüyor. Ney, kendisine üflenen nefesle sesini bulur; insan da kendisine düşen nasiple kendi yolunu…
Bir nefesle can veren Rabbimize hamdolsun. Ney de sesiyle gönlümüze can veriyor.
“Ne olursan ol, yine gel…” Mevlânâ’nın adıyla özdeşleşen bu sözün ona ait olduğu kesin olarak doğrulanamasa da taşıdığı çağrı yaşamaya devam ediyor. Belki de insanı çağıran, sözün sahibinden çok, içinde barındırdığı o kadim davettir: Gel…
Peki, insanları buraya çeken neyin sesi miydi?
Bir gönülden başka bir gönle ulaşan görünmeyen bir nefes miydi?
Belki de ney, bize kendi nasibini anlatıyordu.
Çünkü nefes olmadan ses, ses olmadan söz, söz olmadan da gönül olmaz.
Ve belki insan da tıpkı ney gibidir; kendi sesini bulabilmek için önce nefsinin sesinden sıyrılmalı, sonra kendisine üflenen nefesi dinlemelidir.
Nefesini verene teslim olmadan, kendi sesini duyamaz. Nasibine yürümeyi göze almadan vuslata eremez. Belki de insanın hikâyesi budur. Eksildikçe tamamlanmak, sustukça hakikati duymak, teslim oldukça kendi sesini bulmak…
Çünkü neyin sesi, aslında bir nefesin hikâyesidir.
Ve o nefes, bize şunu fısıldar:
Yolunu arama; nasibine doğru yürü. Çünkü bazen vardığın yer değil, yürürken dönüştüğün insan senin asıl vuslatındır.
Bu araçların verileri yalnız bu cihazda saklanır; sunucuya gönderilmez.
Dilerseniz önce eserden bir bölüm seçin; notunuz o bölümle birlikte bu cihazda saklanır.
Tamamen başka bir kapı aç
Bu eser hiçbir ölçüye bakılmadan, arşivin tamamından rastlantıyla seçildi.
Yorumlar · 5
Eksildikçe çoğaldığımız, yürüdükçe dönüştüğümüz güzel yollara... Ruhumuza dokunan ne güzel bir hatırlatma olmuş, emeğine ve yüreğine sağlık canım ablam🌸
Yüreğine emeğine sağlık çok güzel bende neyi çok severim ve onun oluşumunu bilerek o sesi içinde duymak insanı bambaşka alemlere götürüyor. Çok bambaşka bir olay bunu çok güzel anlatmışsın ..
Okurken kendimi öyle kaptırdım ki yazı hiç bitmesin istedim hatta bazı satırlar içime işledi neyin sesi gibi....kaleminize, yüreğinize sağlık ♥️
Yazıların çok içten İçindeki duyguları çok güzel kaleme dökmüşsün Nasibimize varırken rabbim hep şükrettirsin bizleri isyan edenlerden etmesin inşallah
Yorumlarınız için teşekkür ederim.Geri dönüşleriniz benim için çok değerli.