İçeriğe atla

Beynimde fiyakalı cümleler var. Manavdan sebze seçerken öylece gelen, bazen gecenin bir yarısı “Evreka! Buldum yeni cümlemi.” diye beni yatağımdan uyandıran cümleler. Tembel ve bezgin bir şairim ben. Ama kafamın içi hiç tembel değil. Herkes konuşuyor orada. Herkesin söyleyecek bir şeyi var ve hepsi kendince çok haklı.

O kadar haklılar ki bu haklılığın verdiği özgüvenle olağan dışı cümleler kuruyorlar. Hepsi de güzel. Hani toplasam, toplayabilsem kafamı, fiyakalı şiirler bile çıkacak.

“Arkadaşlar!” diyorum bazen içimden, “Lütfen sessizlik. Bir sıraya geçelim.”

Kimse geçmiyor.

Birinin elinde çocukluğum var, biri yaşlı bir kadının suskunluğunu anlatıyor, biri on beş yaşında bir ergen gibi dünyaya küsmüş, diğeri sekseninde bir bilge gibi konuşuyor. Ben ise aralarında kendi yaşımı arıyorum. Kendi yaşını bulamamış bir genç gibi, yaşını saklayan bir kadın gibi, yaşadıklarıyla yaş almış bir şair gibi dolaşıyorum içimde. Her yaşa denk gelmek istiyorum. Belki de mesele tam olarak bu.

Bir gün seksenindeki bir bilgenin cümlesini kendime yakın buluyorum, ertesi gün on beş yaşındaki bir çocuğun kalbinden çıkmış bir sözü. Sonra Sezen’den bir şarkı çalıyor ve “Vay anasını” diyorum, “Ben de yazardım bunu.”

İşte orada kendimden biraz utanıyorum. Çünkü bazen acıklı bir şiir görünce, kalbe dokunan bir söz duyunca onu sanki kendi yazmış gibi sahiplenen ucuz bir pazarlamacıya dönüşüyor insan. Başkasının cümlesini kendi yarasına yapıştırıp “Bakın, bu benim.” demek kolay. Çalıntı bir şair olmak kolay.

Belki de insanı asıl ele veren yer tam da burası. Bir cümle bizi tam kalbimizden yakaladığında, onun bize ait olmasını istiyoruz. Sanki bir başkasının söylemiş olması, bizim hissettiğimiz şeyi biraz eksiltiyormuş gibi. Oysa başkasının cümlesinde kendini bulmak başka, o cümleyi kendine mal etmek başka. İlki insana yalnız olmadığını hatırlatıyor; ikincisi, insanı kendi sesini aramaktan kurtarıyor.

Zor olan, insanın kendi acısının kelimesini bulması. Çünkü başkasının cümlesi ne kadar güzel olursa olsun, senin hayatından geçerken aynı kalmıyor; sende başka bir yere değiyor. Bazen bir cümleyi çok seviyorum çünkü beni anlatıyor sanıyorum. Sonra biraz daha düşününce, aslında beni değil, bende bir şeyi anlattığını fark ediyorum. Aradaki fark küçük görünüyor ama yazının başladığı yer belki de tam orası.

Çünkü herkes aynı şeyi yaşayabilir ama aynı kişi olarak yaşamaz. Bunu bilmenin de ayrı bir yorgunluğu var. Aynı ayrılık başka birinin içinde başka türlü kanıyor. Aynı yalnızlık başka birinin gecesinde başka türlü susuyor. Bu yüzden insan bazen hazır bir cümlenin içine sığınmak istiyor. Kendi söyleyeceğini aramak daha zahmetli. Başkasının kelimesi hazır; senin yaranın kelimesi ise henüz ortada yok.

İnsan bu yüzden acısı acısına denk gelsin istiyor. Kendi yarasının karşısında, ona denk düşen bir cümle bulmak istiyor. Belki şiir biraz da bunun için var. İnsan, acısı acısına denk gelsin diye şiir söylemek istiyor.

Bugünlerde bir şarkı dinliyorum sürekli. Nil Karaibrahimgil’in “Kuzey Yıldızı”. Kafamda dönen cümlelerle aynı yerden konuşuyor sanki. Küçük kız kendi büyümüş hâline sesleniyor.

“Kaçmayı bilmiyorum bazı kelimelerden” diyor.

Büyümüş hâli de cevap veriyor:

“Tam anlaşamıyorum ben de bazı kelimelerle.”

Ben de bütün hâllerime sesleniyorum sonra. Çocukluğuma, gençliğime, bugün olduğum kişiye, henüz olamadığım kişiye… Kaçmayı bilmiyorum bazı kelimelerden. Anlaşamıyoruz hissettiğimle aynı manaya gelmeyen kelimelerle.

Bir kelime söylüyorum, içimde başka bir şey oluyor. Bir cümle kuruyorum, cümle benden çıkıp başka bir yere gidiyor. Ben “yalnızım” diyorum, kelime bambaşka yalnızlıkların kapısını açıyor. “Özledim” diyorum, herkes kendi özlemini getirip masaya bırakıyor.

Belki de bu yüzden bir başkasının cümlesini duyduğumda hem yaklaşıyor hem geri çekiliyorum. Yaklaşıyorum, çünkü tanıdık geliyor. Geri çekiliyorum, çünkü tanıdık gelmesi onun benim olduğu anlamına gelmiyor. Şarkıdaki o çocukla büyümüş kadın arasındaki mesafe gibi. Aynı kelimeyi söylüyorlar ama aynı yerden söylemiyorlar. Ben de kendi kelimemin nereden çıkacağını bulmaya çalışıyorum.

Sonra yine söylüyorum:

“Arkadaşlar! Lütfen sıraya geçer misiniz?”

Çünkü kafam çok meşgul şu an. Bir yanda başkasının şiiri, bir yanda kendi cümlem. Bir yanda Nil Karaibrahimgil’in şarkısı, bir yanda gecenin bir yarısı bulduğumu sandığım o fiyakalı cümle. Bir yanda çalıntı şair olma korkusu, bir yanda gerçekten bana ait bir şey söyleme arzusu. Ve bütün bunların ortasında, kendi yaşını bulamamış bir insan oturuyor.

Şiir olsun istiyor konuştukları. “Vay anasını!” olsun istiyor yazdıkları. Ama öyle herkesin “Ben de yazardım bunu.” diyeceği cinsten değil. Birinin okuyup, kendi acısını bulduğu cinsten.

Çünkü şiir belki de insanın kendini anlatması değil yalnızca. Bazen bir başkasının anlattığı yerde kendine rastlaması. Bazen hiç yaşamadığı bir acının içinde bile kendi sesini duyması. Ama sonra o sesten kendine ait olanı ayırabilmesi.

Bazen de bütün o seslerin, harflerin, uğultuların arasından bir tanesini seçip, “İşte!” demek. “Bu benim.”

Ve ilk kez, kendi cümlenin içinde kendi yaşına denk gelmek.

Şarkı: Nil Karaibrahimgil, “Kuzey Yıldızı”.

Okur araçları

Bu araçların verileri yalnız bu cihazda saklanır; sunucuya gönderilmez.

Kenar Defteri

Dilerseniz önce eserden bir bölüm seçin; notunuz o bölümle birlikte bu cihazda saklanır.

Yorumlar

E-posta adresiniz yayımlanmaz; yalnız moderasyon ve gerektiğinde sizinle iletişim için kullanılır. IP adresiniz ham hâliyle değil, geri çevrilemez bir özet olarak saklanır. Ayrıntılar: Aydınlatma Metni.

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazabilirsiniz.

Buradan nereye?

Tamamen başka bir kapı aç

Kalbin Unutulmuş Dili

Hatice Kübra YıldırımÖykü2 dk okuma

Bu eser hiçbir ölçüye bakılmadan, arşivin tamamından rastlantıyla seçildi.