Tamamen başka bir kapı aç
Kalbin Unutulmuş Dili
Bu eser hiçbir ölçüye bakılmadan, arşivin tamamından rastlantıyla seçildi.
İnsan bazen hayatının tam ortasında durup yeniden başlamak istiyor. Uzun zamandır ertelediği bir şey vardır. Yarım bıraktığı bir yol, kapattığını sandığı ama hâlâ içinde açık duran bir kapı… Ya da hiçbir zaman başlayamadığı bir hayatın ihtimali. Ama yeniden başlamak istemenin hemen ardından tuhaf bir soru geliyor: Nereden başlamalı insan? Yarım bıraktıklarından mı? Hiç başlayamadıklarından mı? Yoksa bugüne kadar yaşadıklarından, öğrendiklerinden, kaybettiklerinden mi? İnsan bazen bu üçü arasında öyle uzun süre sıkışıp kalıyor ki günler haftalara, haftalar aylara dönüşüyor. Bir türlü “yeniden başladım” diyemiyor. Çünkü başlamadan önce her şeyi yerine koyması, geçmişi anlamlandırması, yarım kalanları tamamlaması, yanlışlarını düzeltmesi gerektiğini düşünüyor. Oysa yeniden başlamak için bütün bunların tamamlanmasını beklemek, başlamanın önündeki en büyük engel. Çünkü hayat bize hiçbir zaman tamamen toparlanmış bir masa sunmuyor. Her zaman yarım kalmış bir şeyler oluyor. Bir konuşma. Bir ilişki. Bir hayal. Bir kitap. Bir şehir. Bir meslek. Kendimizin eski bir hâli. İnsan bazen yarım kalan her şeyi tamamlamadan yeni bir sayfa açamayacağını düşünüyor. Sanki yeni bir başlangıç yapabilmek için önce eski hayatından kusursuz bir kapanış alması gerekiyormuş gibi. Oysa hayatın bütün hikâyeleri kapanış cümleleriyle bitmiyor. Bazı şeyler gerçekten yarım kalıyor. Ve insanın büyümesinin bir şartı, bazı şeylerin yarım kalmasına izin verebilmek. Çünkü hayatımızdaki her yolun sonuna kadar yürünmesi gerekmiyor. Bazı yollar, bize nereye gitmememiz gerektiğini öğretmek için çıkıyor karşımıza. Bazı insanlarla aynı yolda yürümek için değil, kendimiz hakkında bir şey fark etmek için karşılaşıyoruz. Bazı hayaller gerçekleşmek için değil, bir zamanlar onları neden kurduğumuzu anlamamız için hayatımıza giriyor. Sonra hiç başlamadıklarımız geliyor akla. Onlar daha sessiz ama daha ağır. Çünkü biten şeylerin bir sonu var. Hiç başlamadıklarımızın ise yalnızca ihtimali. “Acaba deneseydim ne olurdu?” “Acaba o gün cesaret etseydim?” “Acaba gitseydim?” “Acaba kalsaydım?”
İnsan bazen yaşadığı hayattan çok, yaşayabileceği hayatların yasını tutuyor. Yeniden başlamak meselesinin en zor tarafı da burada. Çünkü insan yalnızca kaybettiklerinin yasını tutmuyor. Hiç sahip olmadığı şeylerin de yasını tutabiliyor. Hiç yaşanmamış bir aşkın. Hiç gidilmemiş bir şehrin. Hiç yazılmamış bir kitabın. Hiç seçilmemiş bir mesleğin. Hiç söylenmemiş bir cümlenin. Başka türlü olabilecek bir hayatın. Bu yasın tuhaf bir tarafı var: Ortada kaybedilmiş bir anı yok. Geri dönüp bakabileceğimiz gerçek bir geçmiş de yok. Yalnızca zihnimizde tekrar tekrar kurduğumuz bir ihtimal var. İnsan bazen “olan” ile “olabilecek olan” arasındaki mesafede yoruluyor. Çünkü olanın ne olduğunu biliyoruz. Olmayanın ise sınırı yok. Yaşanmamış bir hayatın içinde başarısızlık yoktur, ayrılık yoktur, yanlış karar yoktur. Orada her şey hâlâ mümkün görünür. Bu yüzden insan, yaşadığı hayatın gerçek ağırlığıyla hiç yaşamadığı hayatın kusursuz ihtimalini karşılaştırdığında kendi hayatına haksızlık edebilir. “Acaba başka türlü olsaydı?” sorusunun hiçbir zaman tek bir cevabı olmayacak. Çünkü başka türlü olsaydı, bugün olduğumuz insan da olmayacaktık. Geçmiş yalnızca başımıza gelenlerden ibaret değil. Başımıza gelmeyenlerin de bir ağırlığı var. Fakat o ağırlıkla ne yapacağımız başka bir mesele. Dün, bugün olduğunda elimizde olmayan bir gündü. Bugün ise hâlâ elimizde. Geçmişi değiştiremeyiz; ancak geçmişin bugünkü hayatımızda nasıl bir yere sahip olacağını değiştirebiliriz. Viktor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” adlı eserinde, insanın elinden pek çok şey alınabileceğini; fakat koşullar karşısındaki tutumunu seçme özgürlüğünün yine de elinde kalabileceğini söyler. Burada bana asıl önemli gelen şey “özgürlük” kelimesinden çok, geçmişin insan üzerindeki hükmünün mutlak olmadığını hatırlatması. Yaşadıklarımızı seçmedik. Fakat onlardan sonra nasıl biri olacağımız, en azından bir ölçüde, hâlâ bizimle ilgili. Yeniden başlamak biraz da budur. Geçmişi silmek değil. Geçmişten kurtulmak hiç değil. Geçmişi yanımıza alıp onunla başka türlü yürümeyi öğrenmek. Düşe kalka öğrendiğimiz şeyleri yanımıza almak. Bazı kayıpların bizi eksilttiğini kabul etmek ama yalnızca eksildiklerimizden ibaret olmadığımızı da görmek. Çünkü insan bazen geçmişini geride bırakmaya çalışırken, aslında kendisinin bir parçasını da geride bırakmaya çalışıyor. Oysa geçmişten kurtulmak zorunda değiliz. Onunla aynı yerde yaşamak zorunda da değiliz. Geçmişin bizimle gelmesine izin verip direksiyonu yine de bugüne bırakabiliriz. Fakat burada bir engel daha var: Geç kalmış olmak hissi. İnsanı sessizce tüketen o düşünce:
“Artık çok geç.”
Ne garip bir cümle.
İnsan bunu bazen yirmi beş yaşında söylüyor, bazen otuz beşinde, bazen ellisinde. Bir şey öğrenmek için geç. Bir meslek değiştirmek için geç. Bir yere gitmek için geç. Bir hayalin peşinden gitmek için geç. Birine “seni seviyorum” demek için bile geç. Hatta kendin olmak için bile. Sanki hayatın görünmeyen bir takvimi var ve biz bazı sayfaları çevirdiğimizde artık o sayfada yaşamaya hakkımız kalmıyor. Oysa hayatın böyle bir takvimi olduğunu kim söyledi? Başkalarının yaşlarını, başarılarını, yollarını kendi hayatımızın cetveli yaptığımız için kendimizi sürekli geç kalmış hissediyoruz. Bir başkasının otuzunda yaptığı şeyi otuz beşimizde yapınca geç kaldığımızı sanıyoruz. Bir başkasının yirmisinde bildiğini kırkımızda öğrendiğimizde kendimize kızıyoruz. Oysa onun hayatı onun zamanıydı. Bizim hayatımız bizim zamanımız. Ama “hiçbir zaman geç değildir” demek de artık bana fazla kolay geliyor. Çünkü bazı şeylere gerçekten geç kalınmış olabilir. Bazı insanlar geri gelmeyebilir. Bazı fırsatlar bir daha çıkmayabilir. Bazı yaşların kendine özgü ihtimalleri vardır ve zaman onları gerçekten alıp götürür. Mesele, bunların hiçbirini olmamış gibi davranmak değil. Mesele, kaybedilmiş zamanın hâlâ elimizde bulunan zamanın tamamını da yönetmesine izin verip vermemek. Yeniden başlamak için asıl mücadele “geç kalmadım” diyebilmek değil. “Geç kaldığım şeyler var ve yine de buradayım.” diyebilmek. Çünkü insanın hayatında her zaman yetişemediği şeyler olacak.
Bazı kapılar kapanacak. Bazı ihtimaller yalnızca ihtimal olarak kalacak. Bunu kabul etmek, yeniden başlamanın karşıtı değil. Tam tersine, onun başlangıcı. İnsan ancak her şeyi telafi edemeyeceğini kabul ettiğinde, elinde kalanla ne yapabileceğini düşünmeye başlayabiliyor. Bu yüzden yeniden başlamak için kendimize “Nereden başlamalıyım?” diye sormak bile bazen fazla büyük bir soru. Daha küçük, daha dürüst bir soru gerekiyor:
Bugün elimde ne var? Bir sayfa. Bir telefon. Bir başvuru. On dakikalık bir yürüyüş. Açılmayı bekleyen bir kitap. Uzun zamandır ertelenen bir dosya. Dilenmesi gereken bir özür. Konulması gereken bir sınır. Verilmesi gereken bir “evet”. Belki de bir “hayır”. Bunların hiçbiri hayatı bir anda değiştirmiyor. Zaten mesele de bu değil. Yeniden başlangıçların çoğu, başladığımız anda büyük görünmüyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir günün sıradan bir hareketi gibi. Kimse bilmiyor. Kimse alkışlamıyor. Hayat o anda değişmiş gibi görünmüyor. Ama insan kendisi biliyor. Bir şeyin yönü değişiyor. Antonio Machado’nun “Proverbios y cantares” adlı eserindeki o meşhur dize bunu başka bir yerden söylüyor:
“Yol, yürüdükçe oluşur.” Belki de yolun önceden görünmemesinin sebebi, bizim onu henüz yürümemiş olmamızdır. Her şeyi önceden bilmemiz gerekmiyor. Bütün yolu görmek zorunda değiliz. Bazen yalnızca önümüzdeki birkaç metreyi görmek yeterli. Çünkü bazı kararlar, ancak onları yaşamaya başladıktan sonra anlam kazanıyor. Bir mesleği değiştirmeden önce yeni hayatın nasıl olacağını bütünüyle bilemeyiz. Bir şehre gitmeden önce orada kim olacağımızı bilemeyiz. Bir insanla konuşmadan önce o konuşmanın bizi nereye götüreceğini bilemeyiz. Bir kitabın ilk sayfasını açmadan son sayfada ne hissedeceğimizi bilemeyiz. Hayatın önemli bir kısmı, sonucunu bilmeden başlamamız gereken şeylerden oluşuyor. Belki de “yeniden başlamak” dediğimiz şey bu yüzden biraz yanıltıcı. Çünkü insan çoğu zaman yeniden başlamıyor. Devam ediyor. Daha önce yaşadıklarından sonra. Daha önce bilmediklerini öğrendikten sonra. Daha önce kırıldıktan sonra. Daha önce yanlış yaptıktan sonra. Daha önce vazgeçtikten sonra. Başka bir insan olarak değil; aynı insanın değişmiş hâli olarak. Bu ayrım benim için önemli.
Çünkü “yeniden başlamak”, sanki bütün geçmişi geride bırakıp sıfırdan bir hayat kuracakmışız gibi hissettiriyor. Oysa insan sıfırdan başlamıyor. Hiç kimse sıfırdan başlamıyor. Yanımızda çocukluğumuz var. Eski korkularımız var. Bazı kayıplarımız var. Bize söylenmiş cümleler var. Unutamadığımız insanlar var. Bazen hâlâ içimizde taşıdığımız eski bir kendimiz var. Ve bütün bunların yanında öğrendiklerimiz var. Yeniden başlamak, sıfırdan başlamak değil. Elimizdekileri başka türlü kullanmayı öğrenmek. Geçmişte yarım kalan her şeyi tamamlamamız gerekmiyor. Hiç başlamadığımız her şeye yetişmemiz de gerekmiyor. Geçmişteki hâlimize dönüp onun hayatını kurtarmamız hiç gerekmiyor. Çünkü geçmişteki insan artık yok. Ama onun bıraktığı yerden yürüyen biri var.
Biz.
Mary Oliver, “The Summer Day” şiirinin sonunda şunu soruyor:
“Bu tek, vahşi ve değerli hayatınla ne yapmayı düşünüyorsun?”
Bu sorunun bende bıraktığı şey bir öğüt değil, bir huzursuzluk. Çünkü insan bu soruya hemen cevap veremiyor. Hayatımızın bütün planını yapmak zorunda değiliz. Bazen insanın önündeki bütün yolu bilmesi değil, hâlâ yürüyebileceğini fark etmesi gerekiyor. Çünkü hayat, geriye dönüp baktığımızda bir bütün gibi görünüyor. Oysa yaşarken öyle değil. Yaşarken yalnızca bir sonraki gün var. Bir sonraki konuşma. Bir sonraki karar. Bir sonraki adım. Ve insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biri, bütün hayatını aynı anda düzeltmeye çalışmak. Bazı şeyler düzelmeyecek. Bazı şeylerin telafisi olmayacak. Bazı sorular cevapsız kalacak. Bazı hayat ihtimalleri hiçbir zaman yaşanmayacak. Bunu bilmek karamsarlık değil. Hayatın gerçekliğine biraz daha yaklaşmak. Çünkü her şeyi geri alamayacağımızı kabul ettiğimizde, ilk kez elimizde kalanların değerini gerçekten görebiliyoruz.
Bu araçların verileri yalnız bu cihazda saklanır; sunucuya gönderilmez.
Dilerseniz önce eserden bir bölüm seçin; notunuz o bölümle birlikte bu cihazda saklanır.
Tamamen başka bir kapı aç
Bu eser hiçbir ölçüye bakılmadan, arşivin tamamından rastlantıyla seçildi.
Yorumlar · 1
“İlk yazınız hayırlı olsun hocam. 🌿 Gönlünüzden dökülen güzelliklerin nice yüreklere dokunması dileğiyle… Kaleminiz daim, yolunuz açık olsun. ❤️”