Bir ev savaşın dağıttığı çocuklara kapısını açıyor. Başka bir ev, cepheye giden oğulların dönüşünü bekliyor. Özbek sinemasının biri Sovyet, diğeri bağımsızlık döneminde çekilen iki İkinci Dünya Savaşı filminde savaşın aile hayatında bıraktığı izleri birlikte sürelim.
Bir sofranın çevresinde yeni yüzler beliriyor. Başka bir sofrada ise tanıdık yüzler giderek azalıyor. Özbek sinemasının elli sekiz yıl arayla çekilmiş iki filminde savaşın evlere getirdikleri birbirinden çok farklı. Şöhret Abbasov’un 1962 tarihli Sen Yetim Emassan’ında savaş yetimleri Taşkent’te bir ailenin evinde buluşuyor. Jahongir Ahmedov’un 2020 yapımı Ilhaq’ında beş oğlunu cepheye gönderen bir annenin hayatına tanık oluyoruz. Birinde büyüyen, diğerinde eksilen aile, savaşın iki dönemde nasıl hatırlandığını gösteriyor. İlk film, Özbek evini halkların kardeşliğine örnek olarak sunuyor. İkincisi, ortak zaferin Özbek ailelerine neye mal olduğunu soruyor.
Bir ülkenin savaştaki yerini anlatmak için askerlerin cephede yaptıklarına bakmak yeterli mi?
Sen Yetim Emassan (1962), Taşkentli bir demirciyle eşinin, farklı halklardan savaş yetimlerini büyüttüğü gerçek bir aile hikâyesine dayanıyor. Filmde Fatima ile Mahkam’ın evine gelen çocuklar, geçmişlerini kapının dışında bırakamıyor. Kaybettikleri anne babalarına duydukları özlem, korkuları ve savaşta gördükleri şiddet onlarla birlikte eve giriyor. Yeni bir aileye kavuşmak, yaşadıklarını unutmak anlamına gelmiyor.
Bu yüzden filmdeki yemek, yıkanma, giyinme ve okul sahnelerini önemsiyorum. Sofra sahnesinde iki çocuğu yan yana, önlerindeki kâselerden yemek yerken görüyoruz. Kardeşlik, aynı sofrada karınlarını doyuran bu iki çocuğun yakınlığıyla anlatılıyor. O sofranın her gün yeniden kurulması gerekiyor. Aile, birinin çocuğa sahip çıkacağını söylemesiyle hemen kurulmuyor. Hazırlanacak yemek, paylaşılacak ekmek, onarılacak giysi var. Birbirini tanımayan çocuklar bu gündelik işler sayesinde aynı evde yaşamayı öğreniyor. Bir çocuğa sahip çıkma sözü, karnı doyduğunda ve korkusuna kulak verildiğinde karşılık buluyor.
Savaşın dağıttığı çocuklar aynı sofrada buluşuyor. |
Bakım verenin de bakıma ihtiyacı var. |
Filmin çekildiği Sovyet döneminde bu evin siyasal bir anlamı var. Farklı halklardan gelen çocukların bir arada büyümesi, Sovyet halklarının kardeşliği düşüncesini destekliyor. Fakat bu kardeşliğin merkezinde bir Özbek ailesi bulunuyor. Taşkent, uzak bir cepheden gelen felaketi karşılayan ve çocuklara hayatlarını sürdürebilecekleri bir yer sunan şehir olarak anlatılıyor. Yerel hayatın ayrıntıları bu nedenle önemli. Avlu, sofra, demirhane ve mahalle, dayanışmanın nerede ve nasıl gerçekleştiğini gösteriyor.
Fatima’nın yatağa düştüğü sahne, bu sıcak aile tablosuna yeniden bakmamıza yol açıyor. Mahkam ve çocuklar onun başucunda toplanıyor. Çocukları doyuran, giydiren anne şimdi yatakta; artık kendisi bakıma ihtiyaç duyuyor. Sofra sahnesiyle bu başucu sahnesini birlikte düşündüğümde, ailedeki yakınlığı mümkün kılan emeğin bedelini görüyorum. Film anneliği yüceltiyor ama annenin yorgun bedenini de gösteriyor. O hâlde Fatima’nın herkese yetişmesini takdir ederken tükenmesini neden bu kadar kolay kabulleniyoruz?
Ilhaq (2020) filminde bu kez evden ayrılanların hikâyesini izliyoruz. Film, beş oğlunu savaşta kaybeden Zulfiya Zokirova’nın yaşamına dayanıyor. Başlangıçtaki bahçe, yemek ve aile sahneleri, oğulları üniformalarından önce gündelik hayatlarıyla tanımamızı sağlıyor. Onları çalışırken, şakalaşırken ve sevdikleriyle vakit geçirirken görüyoruz. Böylece cepheden gelen her ölüm haberi, daha önce tanıdığımız bir insanın yokluğu hâline geliyor.
Bekleyiş, filmin asıl ağırlığını taşıyor. Seyirci cephede yaşananları görürken anne bu bilgiye sahip değil. Onun önünde hâlâ kapı, yol ve haber getirecek birileri var. Biz dönüş ihtimalinin kalmadığını öğrendiğimizde o beklemeyi sürdürüyor. Bu bilgi farkı, bir annenin umuduna dışarıdan tanıklık etmenin ne kadar zor olduğunu hissettiriyor.
Ölüm haberinin bir kâğıtla gelmesi de insanın aklında kalıyor. Resmî kayıt, evin içinde her gün adı anılan bir insanın öldüğünü bildiriyor. O kâğıtta yazan isimle annenin tanıdığı oğul arasında koca bir hayat var. Çocukluğu, alışkanlıkları, konuşması, sofradaki yeri var. Film, kaybın aile için ne anlama geldiğini bu hayatı göstererek anlatıyor.
Cepheye gitmeden önce bir veda. |
Kayıp karşısında birbirine tutunan kadınlar. |
İki film arasındaki tarihsel fark burada belirginleşiyor. Sen Yetim Emassan (1962), Özbek ailesinin başka halkların çocuklarına nasıl sahip çıktığını anlatıyor. Ilhaq (2020) ise aynı savaşta Özbek ailelerinin neler kaybettiğini öne çıkarıyor. İlkinde ortak hayatın yeniden kurulması öne çıkarken, ikincisinde ortak zaferin ailelere yüklediği bedel üzerinde duruluyor. Bunun Sovyet geçmişinin bütünüyle reddi anlamına geldiğini düşünmüyorum. Ilhaq’ta Sovyet simgeleri, Kızıl Ordu ve faşizme karşı mücadele yerini koruyor. Bağımsızlık döneminde çekilen bu film, ortak zafer anlatısında Özbek ailelerinin kayıplarına daha fazla yer açıyor.
Zulfiya’nın çevresindeki kadınlar da bu hikâyenin önemli bir parçası. Gelinler ve komşular, çocuklarla birlikte kaybı karşılıyor. Ağlayan bir kadının başını yanındakine yasladığı sahnede bu dayanışmayı görüyoruz. Fatima ile Zulfiya arasında da bir yakınlık var. Filmler, iki annenin değerini başkaları için taşıdıkları yük üzerinden anlatıyor. Fatima, başka halkların çocuklarına annelik ederek aileyi büyütüyor. Zulfiya ise kaybettiği oğullarının ardından sürdürdüğü bekleyişle hatırlanıyor. Birinde çocuklara bakmak, diğerinde kayba dayanmak anneliğin yüceltilmesine temel oluşturuyor. Fakat Fatima’nın yatağa düşmesi de Ilhaq’taki kadınların birbirine sığınması da bu yüklerin tek başına taşınamadığını gösteriyor. Onlara yalnızca fedakârlıkları için hayranlık duyduğumuzda, yardıma ihtiyaç duydukları anları gözden kaçırmıyor muyuz?
İlk filmin sonunda dönüş ve yeniden buluşma sevinci ağır basıyor. Ilhaq’ın mezarlık görüntüleri ve kapanıştaki aile fotoğrafları ise kaybın yıllar geçince ortadan kalkmadığını hatırlatıyor. Geride kalanlar yaşamaya devam ediyor, ama aynı aile hayatına geri dönmüyor. Savaş bitmiş olsa da sofrada kimin olmadığı biliniyor.
Bu iki filmi birlikte izlemek, anneleri savaşın kenarında bekleyen kişiler olarak görmeyi zorlaştırıyor. Çocukları büyüten, evi sürdüren ve ölenlerin adını sonraki kuşaklara aktaran onlar. Savaş tarihini evin içinden anlatmak, onların emeğini de tarihin bir parçası saymak demek. Yine de onlara duyduğumuz saygı, sürekli fedakârlık beklemenin gerekçesi olmamalı.
Sovyet döneminde çekilen Sen Yetim Emassan’da Özbek ailesinin büyüyen sofrası, bağımsızlık dönemindeki Ilhaq’ta ise o sofralardaki eksik yerler öne çıkıyor. Aynı savaşa bakarken birinde kurulan yakınlığı, diğerinde süren yokluğu hatırlıyoruz. Bir sofrayı kimin doldurduğu kadar, orada kimin eksik olduğu da anlatılmayı bekliyor.







Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz