Pax Romana’yı anlamak, Roma tarihinin belirli bir dönemini öğrenmekten ibaret değildir. Asıl mesele, Batı’nın yüzyıllar boyunca değişen görünümünün ardında süreklilik taşıyan egemenlik anlayışını ve bu anlayışın tarih boyunca nasıl yeniden üretildiğini kavramaktır.
Roma Barışı anlamına gelen Pax Romana, Sezar’ın öldürülmesinin ardından M.Ö. 27 Augustus unvanı verilen Octavianus’un iktidarıyla başlayan ve çoğu insanın Gladiator filmiyle tanıdığı Commudus’un babası Marcus Aurellius’un ölümüyle sona eren döneme verilen isimdir.
Roma...
İnsanlık tarihinin en uzun soluklu siyasi tecrübelerinden biri. Geleneksel anlatıya göre MÖ 753 yılında küçük bir yerleşim olarak doğan, yüzyıllar içinde Akdeniz dünyasının hâkimi hâline gelen ve 1453 yılında İstanbul’un fethiyle tarih sahnesinden çekilen büyük bir imparatorluk.
Sanki ölümsüzlük iksirinden içmiş bir siyasi yapı...
Krallıktan cumhuriyete, cumhuriyetten imparatorluğa dönüşen, her krizden sonra kendisini yeniden kuran kadim bir güç. Spartaküs’ün önderlik ettiği büyük köle ayaklanmasını bastırmayı bildi. Hannibal Barca’nın ordularıyla karşılaştı. Attila’nın seferlerine, Emevî ve Avar akınlarına, Got istilalarına ve yüzyıllar boyunca süren taht mücadelelerine rağmen yıkılmadı. Başkentleri yağmalandı, sınırları parçalandı, orduları dağıldı. Roma ise her defasında başka bir biçim altında yeniden yükseldi.
Batı’daki siyasi egemenliğini kaybettikten sonra bile yaşamayı sürdürdü. İmparatorluğun merkezi doğuya taşındı. Konstantinopolis, Roma’nın hukukunu, devlet geleneğini ve imparatorluk iddiasını bin yıl daha korudu. Roma, son nefesini verdikten ve toprağa gömüldüğü düşünüldükten sonra yeniden ayağa kalkan kadim bir yaratığı andırıyordu.
Onun uzun tarihi, Türk tarihinin büyük bölümüne de tanıklık etti. Asya Hunlarından Avrupa Hunlarına, Göktürk Kağanlığı’ndan Hazar Kağanlığı’na, Gaznelilerden Büyük Selçuklulara, Anadolu Selçuklularından Osmanlı İmparatorluğu’na uzanan geniş tarihsel süreç, farklı dönemlerde Roma dünyasıyla karşılaştı. Kimi zaman onunla savaştı, kimi zaman onun topraklarına yerleşti, kimi zaman da onun devlet geleneklerinden unsurları devraldı.
Roma’nın egemenliği de kendi çağının ölçülerini aşan bir büyüklüğe ulaştı. Britanya Adası’ndan Mezopotamya’ya, Atlas Okyanusu kıyılarından Karadeniz havzasına kadar uzanan topraklar, aynı siyasi merkezin yönetimi altında birleşti. Farklı halklar, diller ve inançlar Roma yolları, Roma hukuku, Roma ordusu ve Roma şehirleri aracılığıyla birbirine bağlandı.
Fakat Roma’nın tarihsel ağırlığı, fethettiği toprakların genişliğiyle sınırlı kalmadı. Orduların ele geçirdiği şehirler zamanla kaybedildi, sınırlar değişti ve imparatorluk parçalandı. Roma’nın insanı, toplumu, hukuku ve iktidarı kavrama biçimi ise onu takip eden çağların düşünce ve kurumlarında yaşamaya devam etti.
Kültürel mirası bakımından ise Roma, Yunan uygarlığı ve Yahudi inancıyla birlikte Batı dünyasının tarihsel temelini taşıyan üç büyük sacayağından biridir. Dünyayı algılama ve düzenleme biçimi bakımından Roma’nın, bu üçlü içinde diğer ikisinden daha belirleyici bir yere sahip olduğu söylenebilir. Zira Roma, Yunan uygarlığını ve Yahudi inancını kendi potasında eritmiş, onları kendi kalıbına dökerek Batı dünyası denilen şeyin kalıcı biçimi oluşturmuştur. Batılı değerler demek, Roma’nın ufkunda oluşan değerler demektir. Bunlardaki kök değerler, Roma’nın dünyayı kendine özgü bir şekilde algılamasını belirlemiş ve Roma uygarlığında bilfiil hale gelmiştir.
Mevcut haliyle batılı değerler, Yunan düşüncesinden Hıristiyanlığa ve modernleşme süreçlerine kadar pek çok tarihsel katmanın izini taşımaktadır. Bununla birlikte bunlardaki kök çekirdek, Roma’nın dünyayı algılama ve düzenleme biçimini belirleyen temel parametreleri içermektedir. Roma, görünüşünü sürekli değiştirmekte ama kök değerler değişimde aynı kalmaktadır. Pax Roma da bu kök değerlerin ve dolayısıyla batının dünyayı nasıl gördüğünün ilk büyük ve bütünlüklü görünümünü sunmaktadır. Her şeyden önce Roma, duygulardan olabildiğince arındırılmış bir pragmatizme sahiptir. Bu yüzden onun önceliği haklı görünmekten çok düzenini sürdürmek, ilkeleri korumaktan çok hakimiyeti kalıcılaştırmak olmuştur.
Büyük Galya seferinde Sezar sadece düşman birliklerini yenmekle yetinmemiş, çocuk ve kadınlar da dahil olmak üzere yüz binlerce insandan oluşan sayısız kabile, yerleşim yerleriyle birlikte imha etmiş, haritadan tamamen silmiştir. Üçüncü Pön Savaşı’nın sonunda Kartaca’nın ele geçirilmesinin ardından şehrin yakılıp yıkılarak halkının büyük bölümünün öldürülmesi veya köleleştirilmesi yetmemiş; anlatıya göre bir daha yaşam şansı bulamaması için şehir toprağına tuz ekilerek düşmanın adı, geçmişi ve geleceği silinmeye çalışılmıştır. İşte Pax Romana, Roma’nın kendisini dünyanın merkezine yerleştiren bu egosentrik bakışın çevresindeki bütün coğrafyayı kendi düzenine göre dönüştürmesidir.
Devam edecek....

Pax Romana’nın yalnızca tarihsel bir “barış dönemi” değil, Roma’nın kendi düzenini çevresine kabul ettirme biçimi olarak ele alınması oldukça ilginç. Özellikle bunun Batı’nın sonraki dönemlerindeki egemenlik anlayışıyla nasıl bir süreklilik taşıdığı kısmını merak ettim. Devamında, Roma’dan günümüze kadar bu anlayışın hangi dönemlerde ve hangi kavramlar altında yeniden ortaya çıktığını da ele alacak mısınız?