2 Kasım 2026 · Pazartesi
Yeni yazılar Müktesebat’ta
BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE VE KÜLTÜR PLATFORMU
Müktesebat
Sanat ve Edebiyat·

Dünyanın Baharı Edebiyat

Dünyanın yoğun ve puslu gündemini sanatın bize fısıladığı umutla yeşillendirebiliriz

Dünyanın Baharı Edebiyat

Tam olarak ne zaman şarkılarda, şiirlerde, filmlerde ve romanlarda umut fısıldamayı bıraktık? Hangi şarkı, hangi film bize gerçeğin simsiyah olduğunu fısıldadı da bugün umuttan bu kadar uzağız? Bir zamanlar çocuklara şarkılar yazılırdı; “Güzel günler göreceğiz, güneşli günler...” denir, bu umut tohumu yetişkinleri bile yeşertirdi. Ama eminim sanatçı “güneşli günler” derken bugünü kastetmiyordu. Çünkü günümüzde zihin bulandırıcı şarkılarla, +13 yaş üzeri için uygun olduğu belirtilen televizyon dizilerinde bile akıl almaz korkunçluklarla karşılaşıyoruz. Geleceğin Umudu dediğimiz çocukların körpecik zihinlerine neler dolduruyoruz? Geleceği nasıl inşa ediyoruz?

Durun durun, gündemi hatırlatıp canınızı sıkmayacağım. Bir nebze eskide kalmış umut fısıltılarını bir de sanatın bugünkü soğuk aynasını konuşalım.

Hatırlayın; Barış Manço ekran karşısına geçip çocuklara şarkılar söylerken, aslında duran büyüklere de usulca merhameti ve paylaşmayı belletiyordu. Ya da Turgut Uyar, “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım” derken umudun büyük mucizelerde değil, aynı göğe bakabilme inceliğinde saklı olduğunu fısıldıyordu. Yeşilçam’ın o tek odalı, tahta masalı evlerinde bir kâse sıcak çorba bölüşülürken; kötülük ne kadar büyük olursa olsun günün sonunda iyilerin kazanacağına dair sarsılmaz bir inancımız vardı. En azından iyi kalalım diye anlatılan masallar böyleydi.

O zamanlarda da kötüler vardı elbet. Ancak eski anlatılarda kötülük, insanın sınandığı ve içindeki vefayı gösterdiği bir eşikti. Hatırlayalım; Yeşilçam’ın ve Türk edebiyatının başyapıtlarından Selvi Boylum Al Yazmalım’ da Asya, kalbinin ritmini değiştiren İlyas’ı değil; zor zamanında ona kucak açan, emeğini ve sevgisini esirgemeyen Cemşit’i seçer. Asya belki ilk aşkın tutkusunu feda eder ama kendisine yapılan iyiliğe nankörlük etmez. Hikâye bize vefanın yalnızca bir duygu değil, ahlaki bir duruş olduğunu öğretir.

Oysa günümüz anlatılarına baktığımızda durum oldukça farklı. Örneğin güncel sinemamızın dokunaklı örneklerinden Aşk Tesadüfleri Sever 2’de, tüm engelleri aşan işitme engelli iki âşığın hikâyesine tanık oluruz. Sevgi her engeli aşmıştır ama sonunda en büyük engele, insanoğlunun acımasız kötülüğüne takılır. Film, asıl engelin kötü insan olduğunu yüzümüze tokat gibi çarpar ve bizi o felaketin burukluğuyla baş başa bırakır. Hâlbuki birbirini bulan iki insanın ne büyük nimet olduğunu eskiler daha iyi bilir... Karşılıklı çıkarlar uğruna hiçe sayılmış bir aşk hikâyesi bize umut fısıldamaktan çok uzak... Günümüz sanatı kötülüğü göstermekte çok cesur; fakat o kötülüğün karşısına tutunacak bir umut dalı koymakta ne yazık ki yetersiz.

Peki, edebiyat ve sanat kötülüğe, acıya tamamen gözlerini mi kapatmalı? Elbette hayır. Sanat, insanın canını yakan gerçeği ve kötülüğü anlatarak da insana hizmet eder; bize aynada yaralarımızı gösterir. Ancak mesele, kötülüğü yalnızca teşhir edip insanı çaresizliğe mahkûm etmek değil; o karanlığın ortasında bile iyiliğin imkânını hatırlatabilmektir. Edebiyat, acıyı anlatırken dahi insana iyileşme arzusunu fısıldayabilmelidir.

Eski dönem eserlerinde de iyiliğin ve kötülüğün okuru derinden etkilediği gözlemlenmiştir. Reşat Nuri Güntekin’in 1922 yılında yayımlanan Çalıkuşu romanında Feride karakterinin evden kaçışı, o dönem bazı genç kızlara olumlu bir örnek olarak değerlendirilemez. Hatta o dönem elliye yakın genç kızın evden kaçtığı söylentileri vardır.

Her dönemin kendi şartları var. Her dönem iyi ya da kötü, sanatını günün ruhuna uygun olarak bize sunuyor. Benim günümüz sanat anlayışında başlıca eleştirdiğim konu; sanat adı altında, sunulan mafyavari yapımlarda gücün çocukların zihninde silahlarla ve kötülükle simgelenmesidir. Her ne kadar “etkilemez” desek de çocuklar gördüklerini taklit edip sonunda bunları hayatın doğrusu sanıyorlar. Eski masalları günümüz edebiyatına uyarlasak belki o efsanevi masallardaki gibi bir gecede değiştiremeyiz. Ama bir insanın dünyasını aydınlatmaya, kuruyan bir kalbe bir zerre su olmaya hâlâ gücümüz yeter. Sanatçıların eserlerde fısıldamayı unuttuğu o umudu, biz birbirimizin yüzüne bakarak yeniden fısıldayabiliriz. Yeter ki o eski mısraların sıcaklığını unutmayalım; elinde çiçek, kalbinde duayla yürüyen o çocukları içimizde bir yerlerde hâlâ yaşatalım.

Dünyaya baharı yeniden getirelim; güneşli günlerin geleceğini dinledik, şimdi o güneşli günleri bizzat yaşayalım. Nazik olalım, daima kibar ve anlayışlı... Vefayı yalnızca bir sokak adı olarak anmaktan vazgeçelim. “Gözünün üstünde kaşın var” diye kavga çıkaranlara inat, “Gözlerin ne kadar güzel” diye iltifat edelim. Şiir yazalım yeniden...

Dünyanın baharı edebiyattır;

Yazıldıkça aydınlanır dünya.

Edebiyat ise kötülüğün çirkinliğini gösterse bile en nihayetinde iyiliği ve vefayı fısıldamalıdır. Bu karanlık dünyada ilhamı iyilik olmalıdır.

Çünkü dünya ne kadar kararırsa kararsın; bir yerlerde bir iyilik fısıldandığı an, zihnimizdeki tüm karanlıklar çekilir ve yüreğimiz yeniden çiçeklenir.

Yazar
Ayşe Nazlıı Tanırlı
2 beğeni

Yorumlar (0)

Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum yaz

E-posta adresiniz yayımlanmaz; yalnız moderasyon ve gerektiğinde sizinle iletişim için kullanılır. IP adresiniz ham hâliyle değil, geri çevrilemez bir özet olarak saklanır. Ayrıntılar: Aydınlatma Metni.