31 Ekim 2026 · Cumartesi
Yeni yazılar Müktesebat’ta
BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE VE KÜLTÜR PLATFORMU
Müktesebat
Sosyoloji·

Rüzgârı Dizginleyen Çocuklar: Oyunla Yeşeren, Yaşantıyla Güçlenen Değerler

Rüzgârı Dizginleyen Çocuklar: Oyunla Yeşeren, Yaşantıyla Güçlenen Değerler

Bir ağacı büyüdükten sonra eğmeye çalışırsanız ya zorlanırsınız ya da dallarını kırarsınız. Oysa henüz fidanken ona yön vermek, toprağını beslemek, rüzgâra karşı dayanmasını sağlamak mümkündür. Çocuk eğitimi de biraz böyledir. Küçük yaşlarda kazandırılmayan değerlerin ilerleyen yıllarda birkaç nasihatle yerleşmesini beklemek, çoğu zaman iyimser bir beklentiden öteye geçmez.

Değerler eğitimi denildiğinde aklımıza hâlâ çoğunlukla sınıf, sıra, kitap, öğretmen ve anlatılan bilgiler geliyor. Çocuk dinliyor, öğretmen anlatıyor; çocuk yazıyor, öğretmen kontrol ediyor. Sonra da paylaşmayı, adaleti, sabrı, merhameti, dürüstlüğü ve sorumluluğu ne ölçüde öğrendiğini sınav sorularıyla anlamaya çalışıyoruz. Asıl soru ise şudur: Bir değer, yalnızca anlatılarak ne kadar öğretilebilir?

Bir çocuğa yüz defa “Paylaşmak güzeldir.” diyebilirsiniz. Fakat elindeki oyuncağı arkadaşıyla paylaşması gereken bir oyun ortamı, bazen yüz nasihatten daha öğreticidir. Bir çocuğa defalarca “Selam vermek güzeldir.” diyebilir, selamlaşmanın insanlar arasındaki iletişim açısından önemini anlatabilirsiniz. Fakat bazen birkaç dakikalık bir oyun, uzun uzun anlatılan bir değeri kısa bir sürede davranışa dönüştürebilir. Bunu sınıfta uyguladığımız “Selamlaşıyoruz”1 oyununda açık bir şekilde gözlemlemiştim. Öğrenciler halka şeklinde dizilmişti; ebe olan öğrenci ise halkanın etrafında koşarak seçtiği arkadaşına dokunup “Benimle selamlaş.” demişti. Ters yönlerde koşan iki öğrenci karşılaştığında durmak, birbirini selamlamak ve ardından boşalan yeri kapmak için koşmaya devam etmek zorundaydı. Oyunun heyecanına kapılıp bir an önce boş yere ulaşmak isteyen bazı öğrenciler, başlangıçta selam vermeyi unuttu. Ancak oyunun kuralı açıktı: Selamlaşmadan koşuya devam eden öğrenci eleniyordu. Böylece çocuk, selamlaşmayı yalnızca öğretmenin anlattığı bir görgü kuralı veya dinî değer olarak dinlemiyor; oyunun içinde uyguluyor ve sonucunu doğrudan deneyimliyordu. Oyunun ilerleyen aşamalarında selamlaşmanın yanında başka değerlerin de kendiliğinden görünür hâle geldiği gözlendi. Öğrenciler, kurallara uyarken adaleti ve arkadaşlarının hakkına saygı göstermeyi, sıralarını beklerken sabrı, farklı arkadaşlarıyla “selamün aleyküm”, “merhaba”, “günaydın” veya “iyi günler” diyerek iletişim kurarken de saygı ve sosyal etkileşimi yaşayarak deneyimlediler. Böylece selamlaşma, tahtaya yazılan ve tanımı ezberlenen bir kavram olmaktan çıkarak çocuğun koştuğu, beklediği, arkadaşının yüzüne baktığı ve bizzat uyguladığı bir davranışa dönüştü.

Benzer bir durumu “Şükür” (Şeker, Çakıl) oyununda da gözlemlemiştim. Öğrencilere sevdikleri şekerler verilirken ayakkabılarına çakıl taşları konuldu ve bir süre sınıfta yürümeleri istendi. Etkinlik sonunda öğrencilerin çoğu şekerin güzel tadından çok ayaklarındaki taşların verdiği rahatsızlıktan söz etti. Bu küçük deneyim, insanın sahip olduğu güzellikleri fark etmek yerine yaşadığı sıkıntılara ne kadar kolay odaklanabildiğini çocuklara somut biçimde gösterdi. Böylece şükür, yalnızca anlatılan bir kavram olmaktan çıkarak fark edilen, hissedilen ve üzerine düşünülen bir değere dönüştü. Bu deneyimler bir kez daha gösterdi ki değerler, çocuğun duyduğu nasihatlerden çok hayatın içinde dokunduğu, hissettiği ve davranışa dönüştürdüğü yaşantılarla kök salar.

Tam da burada oyun ve etkinliğin eğitimdeki gücü ortaya çıkıyor Oyun, çocuğun dünyasında yalnızca bir eğlence olarak görülmemelidir. Çocuk oyun oynarken karar verir, kaybeder, kazanır, öfkelenir, bekler, paylaşır, yardımlaşır, hata yapar ve yeniden dener. Kısacası hayatın küçük bir provasını yapar.

Geleneksel öğretim anlayışının ağırlığını koruması, pedagojik yöntemlerin yeterince çeşitlenmemesi ve öğrenciyi öğrenme sürecinin aktif öznesi hâline getiren uygulamalara sınırlı yer verilmesi, etkili öğrenmenin önündeki önemli engellerdendir. Hareket etmek isteyen çocuğu sıraya, konuşmak isteyen çocuğu sessizliğe, merak eden çocuğu hazır cevaplara mahkûm ettiğimizde eğitimin en güçlü imkânlarından birini kendi ellerimizle zayıflatıyoruz. Sonra da “Çocuklar neden derse ilgi göstermiyor?” diye soruyoruz.

Burada eğitimcilerin yaşadığı güçlükleri de görmezden gelemeyiz. Kalabalık sınıflar, yoğun müfredat, sınav baskısı, zaman yetersizliği, fiziksel ortamların elverişsizliği ve başarıyı çoğunlukla akademik sonuçlarla ölçen anlayış, eğitimcileri ister istemez anlatmaya, müfredatı yetiştirmeye ve ölçmeye yöneltiyor. Oyun ve etkinlik ise kimi zaman dersin kendisi değil, dersten arta kalan zamanda yapılabilecek bir “eğlence” olarak görülüyor.

Oysa özellikle değer ve ahlak eğitiminde mesele yalnızca çocuğun neyi bildiğinden çok, bildiğiyle ne yaptığıdır.

Bir derste öğrencilerime “Adalet nedir?” diye sorduğumda hemen hemen hepsi doğru cevaplar verdi; eşitlikten, hak yememekten ve herkese hakkını vermekten söz ettiler. Ancak derslerimde kullandığım yaklaşık 300 oyundan biri olan “Adalet” oyununa geçtiğimizde, bazı öğrencilerin görev dağılımında arkadaşlarını geri planda bıraktıklarını ve söz hakkını daha çok kendilerinin kullanmaya çalıştıklarını gözlemledim. Tam da o anda, adaleti bilmekle adil davranmak arasındaki mesafeyi sınıfın içinde somut biçimde gördüm. Oyunu durdurup adaletin tanımını yeniden anlatmak yerine, öğrencilerden görev dağılımını gözden geçirmelerini, söz hakkını ve sorumlulukları kendi aralarında adil biçimde paylaşmalarını istedim. Dersin sonunda benim için asıl kazanım, öğrencilerin adaletin tanımını doğru yapabilmelerinin ötesinde, bu değeri arkadaşlarıyla ilişkilerine ve davranışlarına yansıtabilmeleriydi. Bu deneyim, eğitim anlayışımın merkezinde yer alan “Bilginin gerçek değeri, çocuğun hayatında karşılık bulduğu ve davranışa dönüştüğü yerde ortaya çıkar.” düşüncesini bir kez daha pekiştirdi.

Bu nedenle değer ve ahlak eğitiminin sınıfın dışına taşarak çocuğun oynadığı, ürettiği, yardımlaştığı ve deneyimlediği bir sürece dönüşmesi gerekir. Öğretmen de bu yaşantıları değerlerle buluşturan bir rehber olmalıdır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin “Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi”, değerlerin bilgi düzeyinden eyleme taşınmasını; “Öğrenme-Öğretme Yaşantıları” ise öğrencinin aktif katılımını ve yaparak öğrenmesini öne çıkarmaktadır.2 Bu yaklaşım, yıllardır savunduğumuz ve uyguladığımız temel bir gerçeği desteklemektedir: Değerler, anlatıldıkça değil, yaşandıkça davranışa dönüşür.

Çünkü hayat durağan değildir. Çocuğun karşılaşacağı dünya da ders kitabındaki örnekler kadar düzenli ve öngörülebilir olmayacaktır. Karşısına haksızlık çıkacak, öfkelenecek, başarısız olacak, başkalarıyla çatışacak, seçim yapmak zorunda kalacak ve zaman zaman güçlü toplumsal rüzgârlarla karşılaşacaktır. Mesele, çocuğun karşısına çıkacak bütün rüzgârları kesmekten ziyade ona bu rüzgârlara direnebilme gücü kazandırmaktır. Çünkü çocuklarımızı bugünün sınıflarından yarının dünyasına hazırlıyoruz. Üstelik o dünyada rüzgârın daha sert eseceğini biliyoruz.

Özellikle dijitalleşmenin ve bireyselleşmenin rüzgârı çocuklarımızın karşısına giderek daha güçlü biçimde çıkacak. Ekran başında yalnızlaşan, yüz yüze iletişimden uzaklaşan çocuk, paylaşmakla yalnızca kendisini düşünmek; arkadaşının hakkını gözetmekle kendi çıkarını öncelemek arasında tercihler yapmak zorunda kalacak. Bazen kimsenin kendisini görmediği ve denetlemediği dijital ortamlarda doğru ile yanlış arasında tek başına karar verecek. İşte değer eğitiminin asıl sınavı burada başlayacak: Çocuk, yanında ailesi ya da öğretmeni olmadığında hangi değerin yanında duracak?

Bütün bu rüzgârları durdurmak mümkün görünmüyor. Eğitimin temel sorumluluğu ise çocuğa, hayatın zorlukları karşısında sağlam durabilecek, doğruyu seçebilecek ve kendi yönünü bulabilecek güçlü bir karakter kazandırmaktır. Asıl mesele, rüzgârı durdurmak değil; çocuğa rüzgârın içinde yönünü bulmayı, değerlerine tutunmayı ve ayakta kalmayı öğretmektir.

Küçük bir ağacı cam fanusun içinde büyütürseniz onu rüzgârdan korursunuz; fakat güçlü bir ağaca dönüştüremezsiniz. Ahlak eğitimi, hayatın dışında korunaklı cümleler öğretmekten çok, hayatın içinde doğru tercihler yapabilme gücü kazandırmalıdır.

Belki de bugün ihtiyacımız olan çocuk, rüzgâr hiç esmediği için dimdik duran çocuk değildir. Rüzgâr eserken yönünü kaybetmeyen, zorluklarla mücadele edebilen, gerektiğinde o rüzgârı dizginleyebilen çocuktur. Bunun yolu, değerleri anlatmanın ötesine geçmekten; onları oyunla deneyim sahibi yapmaktan, yaşatmaktan ve nihayetinde hayatın bir parçasına dönüştürmekten geçiyor.

Dipnotlar

  1. Nihat Oyman, Din ve Ahlak Öğretiminde Sosyal Öğrenme (İstanbul: KDY Akademi Yayınları, 2025), s. 13 ↑
  2. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), “Erdem-Değer-Eylem Çerçevesi”, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, erişim 18 Eylül 2026, https://tymm.meb.gov.tr/beceriler/erdem-deger-eylem-cercevesi ↑
Yazar
Nihat Oyman
35 beğeni

Yorumlar (0)

Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum yaz

E-posta adresiniz yayımlanmaz; yalnız moderasyon ve gerektiğinde sizinle iletişim için kullanılır. IP adresiniz ham hâliyle değil, geri çevrilemez bir özet olarak saklanır. Ayrıntılar: Aydınlatma Metni.