İnsanı ve onun doğasını anlama çabası, insanlık tarihi kadar eskidir. Bu arayışın neticesinde mitolojik, teolojik ve felsefi yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bilimlerin sınırları çizilmeye başladıkça da insana farklı açılardan bakılmaya başlanmıştır. Tarih bilimi, insanı geçmişteki serüveniyle birlikte ele alırken; sosyoloji insanın toplumsal gerçekliğini, psikoloji ise insanın zihin dünyasını, duygu ve düşüncelerini anlamayı üstlenmiştir. Bu bilimlerin ortak noktası ise hiç kuşkusuz insandır.
Burada şu soruyu sormak gerekir: Tarihte yaşamış olan insanları ve toplumları salt siyasi perspektiften ele almak, insanı ve onun davranışlarını anlamak için yeterli midir? İnsanların iç dünyası, duygu ve düşünceleri, inançları, korkuları ve beklentileri gibi hususlar, tarihteki olayları ve insanları anlamada ne ölçüde yarar sağlayabilir?
İşte Siyer Psikolojisi düşüncesi, böyle bir sorgulama zemini üzerinde anlam kazanmaktadır.
Siyer Psikolojisi denildiğinde elbette ki iki farklı ilim dalından bahsedilmektedir. Siyer, Hz. Peygamber’in hayatını, savaşlarını ve yaşam modelini inceleyen İslami ilimlerden biri iken; psikoloji, 19. yüzyılda felsefeden ayrılarak özerklik kazanmış bir beşerî bilimdir. Siyer Psikolojisi ise Hz. Peygamber dönemi insanına ve toplumuna psikolojinin kavram ve kuramları çerçevesinde bakarak psikolojik tahliller yapmayı hedefleyen bir ilim dalıdır. Hz. Peygamber’in çocukluk, gençlik ve yaşlılık dönemine psikolojik açıdan yaklaşmak ve onun hayatındaki olayları psikolojinin verileri çerçevesinde değerlendirmek, bu alanın çalışma konularından birini oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra dönem toplumunun sosyal, kültürel, dinî ve zihnî yönünü psikolojinin alt dallarıyla izah etmeye çalışmak da Siyer Psikolojisi’nin sınırları içerisinde değerlendirilebilir.
Buradaki asıl mesele, Siyer Psikolojisi’nin hangi problemlerle karşılaşacağı ve nasıl bir yöntem üzerine inşa edileceğidir.
Siyer Psikolojisi, disiplinler arası bir metodoloji benimsemelidir. Zira iki farklı ilim dalının kesişiminde yer almaktadır. Bu durum birtakım problemleri de beraberinde getirmektedir. Bu problemlerin en başında ise hiç kuşkusuz, anakronizm ve bugünün kabulleriyle geçmişi yargılama gelmektedir. Her iki problem birbiriyle yakından ilişkili olmakla birlikte aynı anlama gelmemektedir. Siyer Psikolojisi için anakronizm, daha ziyade psikolojinin kendi içerisinde ürettiği kavram ve kuramların geçmişte yaşamış insanlara, olay ve olgulara doğrudan ve birebir uygulanmasıyla ilgilidir. Bugünün kabulleriyle geçmişi yargılama ise geçmişteki insan ve toplumların kendi zamansal, mekânsal ve kültürel gerçekliklerinden kopartıp günümüzün değerleri ve kabulleri üzerinden değerlendirilmesidir.
Hz. Peygamber dönemi ile günümüz arasındaki 14 asırlık zamansal ve mekânsal aralık, araştırmacıları yukarıda zikredilen iki sorunla karşı karşıya bırakmaktadır. Konuyu bir örnek üzerinden ele almak, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.
Cahiliye dönemi toplumunda yeni doğan çocuklar sütanneye verilmekteydi. Bu durum, gelişim psikolojisinin önemli kuramsal yaklaşımlarından biri olan bağlanma kuramı çerçevesinde değerlendirilebilir. İlk bakışta, çocukların ebeveynlerinden uzak olmaları nedeniyle ciddi bir güven problemi yaşayabilecekleri ve güvenli bağlanmanın gerçekleşemeyeceği düşünülebilir. Ancak böyle bir değerlendirme, günümüzün aile ve çocuk anlayışını geçmiş topluma doğrudan taşımak ve geçmişteki bir uygulamayı bugünün kabulleri üzerinden değerlendirmek anlamına gelebilir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, dönemin zamansal, mekânsal ve kültürel gerçekliğidir. Kaynaklara bakıldığında, o dönemde sütanneye verilen çocukların, sütanne ailesinin bir ferdi konumunda olduğu görülmektedir. Hz. Peygamber’in sütanneye verildikten sonra yaşadığı hayata bakıldığında ise Halime’nin ailesinin bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Kardeşleriyle oyun oynaması ve birlikte koyun gütmesi bunun en mühim göstergeleridir. Hz. Hatice’nin Halime’ye vefa göstergesi olarak hediyeler vermesi de bu bağın uzun vadeli olduğunu düşündürmektedir.
Binaenaleyh, günümüz kabulleriyle peşin hüküm vermeden ve günümüz kabullerine göre o dönemi yargılamadan önce araştırılan toplumu iyi tanımak elzemdir. Sütanneye verilen çocukları yalnızca günümüzün ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerinden değerlendirmek doğru olmayacaktır. Öncelikle o dönemde sütanneliğin nasıl bir anlam taşıdığı, çocuğun sütanne ailesi içerisindeki konumu ve bu ilişkinin toplum tarafından nasıl kabul edildiği ortaya konulmalıdır. Ancak bundan sonra psikolojinin verileriyle bir değerlendirme yapılabilir.
Siyer Psikolojisi’nin anakronizm sorununa gelecek olursak burada kastedilen, yukarıda da ifade edildiği gibi psikolojinin kendi içerisinde ürettiği psikolojik kavramları o dönemdeki insanlara ya da olay ve olgulara birebir uygulamaktır.
Bu noktayı somutlaştırmak için psikolojik kavram ve kuramların kullanımına ilişkin örnekler verilebilir. Psikanalitik psikolojinin id, ego, süperego, bastırma, yansıtma, libido; analitik psikolojinin kolektif bilinçdışı, arketip, gölge, persona; davranışçı psikolojinin klasik koşullanma, edimsel koşullanma, pekiştirme; sosyal psikolojinin sosyal kimlik; gelişim psikolojisinin bağlanma, güvenli bağlanma, kaygılı bağlanma, kaçıngan bağlanma; hümanist psikolojinin ihtiyaçlar hiyerarşisi, kendini gerçekleştirme, ideal benlik gibi kavramları psikolojinin kendi içinde ürettiği kavramlardır.
Buradaki asıl mesele, bu kavram ve kuramları nasıl kullanacağımızdır. Misal olarak bağlanma kuramı ele alınabilir. “O dönemdeki çocuklar her ne kadar doğdukları andan itibaren sütanneye verilseler de herhangi bir güven problemi yaşamadıkları ve ileriki yaşlarda çocukların anne ve babalarına güvenli bağlandıkları düşünülmektedir.” Bu tür bir cümle anakronizm barındırmaktadır. Çünkü güvenli bağlanma gibi psikolojinin kendi içerisinde oluşturduğu bir kavram, doğrudan geçmişte yaşamış insanlara uygulanmaktadır.
Buna karşılık, “Kültürel gerçeklik göz önünde tutularak incelendiğinde, o dönemde sütanneye verilen çocukların herhangi bir güven problemi yaşamadıkları düşünülmektedir.” Bu tür bir cümle ise daha ihtiyatlı bir değerlendirmedir. Burada psikolojik kavram tarihsel gerçekliğin yerine geçirilmemekte, tarihsel kaynaklardan hareketle psikolojik bir değerlendirme yapılmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla burada amaç, geçmişte yaşamış insanlara psikolojik bir teşhis koymak değil, tarihsel olay ve olguların psikolojik açıdan anlaşılmasına katkı sağlamaktır.
Benzer bir örnek, Medine’ye hicretten sonra Muhacirlerin uyum sağlaması adına Hz. Peygamber’in attığı adımlar üzerinden de verilebilir. “Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi merkeze alınarak bu uyum çabası değerlendirildiğinde, bedensel ve insani ihtiyaçlara öncelik verildiği, ardından sevgi ve aidiyet duygularına yönelik adımlar atıldığı kaynaklar nispetinde tespit edilmiştir.” Bu çıkarımda, anakronizmi en aza indirmek için kavramlar dikkatli seçilmiş ve yerinde kullanılmaya gayret edilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Muhacirlerin ihtiyaçlarının Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre karşılandığını söylemek değildir. Zira Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, Hz. Peygamber döneminde bilinen bir teori değildir. Dolayısıyla teorinin kavramlarını doğrudan dönemin insanlarına veya Hz. Peygamber’in uygulamalarına yüklemek anakronik bir yaklaşım olacaktır. Burada amaçlanan, tarihsel kaynakların ortaya koyduğu uygulamalar ile Maslow’un daha sonra ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşisi arasında bir örtüşme olup olmadığını incelemektir. Böylece psikolojik teori doğrudan tarihsel olaya uygulanmamakta, tarihsel olayı anlamaya yardımcı olan bir perspektif olarak kullanılmaktadır.
Bütün bu değerlendirmeler, Siyer Psikolojisi açısından belirli bir yöntemi zorunlu kılmaktadır. Asıl mesele, tarihte yaşamış insanları incelerken psikolojinin verilerinden nasıl yararlanacağımızdır. Her insanın korkuları, beklentileri, inançları, değerleri, duygu ve düşünceleri olmakla birlikte, bu olguların insan için ne ifade ettiği yaşanılan zamana ve mekâna göre değişiklik arz etmektedir. Diğer bir ifadeyle, tarihte yaşamış insanları günümüz insanından tamamen soyutlayamayacağımız gibi tümüyle aynı da değerlendiremeyiz. Bundan ötürü, psikolojinin verilerini Hz. Peygamber dönemi insanını anlamak için kullanırken bu hususları göz önünde tutmak önemlidir.
Siyer Psikolojisi’nin anakronizm sorununu aşmak için kendine özgü bir yöntem ortaya koyması gerekmektedir. Bu yöntem dört aşamada izah edilebilir. İlk aşamada, ele alınan kişi, olay veya olgunun tarihsel zemininin ve kültürel gerçekliğinin anlaşılması gerekmektedir. İkinci aşamada, incelenen kişi, olay veya olgunun anlaşılmasına katkı sağlayabilecek psikolojik teori ve kavramlar belirlenmelidir. Üçüncü aşamada ise tarihsel veri ile psikolojik kavram arasında ilişki kurulmalıdır. Son aşamada ise elde edilen veriler üzerinden ihtiyatlı bir psikolojik çıkarımda bulunulmalıdır.
Bir diğer problem Batı’nın ve İslam’ın insana bakışı arasındaki farklılıktır. Psikolojinin müstakil bir alan hâline gelmesinden sonra birçok ekol ortaya çıkmıştır. Bu ekollerin her biri insanı farklı açılardan ele almıştır. Ancak şöyle bir husus var ki bu ekollerin çoğu insanı bir mekanizma gibi incelemiş ve insanı güdülerin, travmaların, zaafların etkisi altında değerlendirmiştir. Özellikle Freud insanı cinsel duygularla hareket eden bir varlığa indirgemiş ve insanın özünün kötü olduğunu vurgulamıştır. Bu düşünceye ilk tepki olarak hümanist psikoloji anlayışı ortaya çıkmıştır. Daha sonraki süreçte ise hümanist psikoloji yaklaşımına paralel olarak varoluşçu psikoloji ve pozitif psikoloji yaklaşımları ortaya çıkmıştır.
Freud’un kuramından bağımsız olarak söylenmelidir ki Kur’an, insanın hem içgüdüsel hem de akıllı tarafına dikkat çekmektedir. Ayrıca ahlaki değerlere de yer vermektedir. Hazzının peşinden giden kişi ihtiraslarının esiri olabilir. Ancak aklını devre dışı bırakmayan kişi, bu ihtirasları bastırarak mantıklı adımlar atabilir. Bununla birlikte ahlaki değerleri de hesaba katarak, uçlarda yaşamak yerine mutedil davranışlar sergileyebilir. Hz. Peygamber’in hayatında mutedilliğin temel esas olduğu görülmektedir. Dahası Hz. Peygamber’in “orta karar” davranış modelinin dışına çıkılmasının önüne geçtiği görülmektedir. Mamafih bu alana yönelik araştırmalar yapılırken Kur’an’ın insan tasavvuru dikkate alınmalı ve mutedil bir gözle insan değerlendirilmelidir.
Öyleyse Siyer’e psikolojik perspektiften bakmak ne demektir?
Siyer’e psikolojik perspektiften bakmak, insanı merkeze alarak incelemeler yapmak demektir. Bu incelemeler yapılırken ise dönemin insanının kültürel, siyasî, iktisadî, dinî ve zihnî gerçekliklerinin dikkate alınması gerekmektedir.
Siyer Psikolojisi, iki farklı ilmin kesiştiği disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Bu alandaki çalışmaların sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi hem Siyer’in kaynaklarına hem psikolojinin kavram ve kuramlarına hâkim olmayı hem de tarih usulü ve tarih felsefesinin ortaya koyduğu yöntemsel imkânlardan yararlanmayı gerektirmektedir. Unutulmaması gereken en önemli husus şudur ki, Siyer Psikolojisi’nin asıl görevinin insanı ve onun davranışlarını kendi zamanına göre anlamaya çalışmak olduğudur.



Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz