Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı eseri, yalnızca bir savaş hatıratı değil; Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine, özellikle Suriye, Filistin ve Hicaz’daki varlığına içeriden yöneltilmiş sert bir sorgulamadır. Atay, Cemal Paşa’nın yanında görev yapmış biri olarak imparatorluğun çöküşünü uzaktan seyretmez; bizzat karargâhın içinden anlatır. Zaten kitabı yazma amacının da yalnızca Cemal Paşa’yı anlatmak değil, onun üzerinden Meşrutiyet dönemini anlamak olduğunu açıkça söyler.
Eseri okurken insanın sürekli vay be diyesi gelir. Çünkü hayıflanmamak, üzülmemek ve tarih tekerrürden ibarettir diye sayıklamamak elde değildir. Bir bakıma psikolojik bir tarih anlatısıdır. Falih Rıfkı, sürekli sizinle dertleşir, içini döker. Neredeyse sorunları anlatıp gelin beraber çözelim teklifinde bulunur. Adeta ben tarih mezarlığından söylüyorum ama hala dediklerim geçerli der. Kitabın sarsıcı taraflarından biri, Osmanlı’nın Arap coğrafyasındaki hâkimiyetine yönelik eleştirisidir. Atay’a göre Osmanlı, Suriye ve Filistin’i ne gerçek anlamda vatanlaştırabilmiş ne de klasik anlamda güçlü bir hâkimiyet kurabilmiştir. Devletin bayrağı vardır fakat ekonomik, kültürel ve toplumsal nüfuzu oldukça sınırlıdır. Kudüs için söylediği, “Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi” sözü bu yabancılaşmayı oldukça güçlü biçimde özetler.
Ancak Zeytindağı’nın asıl meselesi belki de kaybedilen topraklardan çok kaybedilen insan ve Anadolu insanının heba edilen emeğidir. Eserdeki şu ifade ile durumu betimler: “Türk, harpte kullanılmış, kıymetlendirilmiş, destanlaştırılmış, sulhta ise bırakılmıştır.” Atay, Anadolu’nun yoksulluğu ile imparatorluğun uzak coğrafyalarda harcadığı insan gücü arasındaki çelişkiyi sürekli hatırlatır. Savaşlarda kaybolan yüz binlerce Anadolu çocuğunu “Ahmed” üzerinden sembolleştirir ve sonunda çok ağır bir hükme varır: “Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!” Ona göre Kahire’ye hâkim olmak için harcanan gayret, Anadolu’yu kalkındırmak için kullanılsaydı bambaşka bir tarih mümkün olabilirdi.
Cemal Paşa da kitapta farklı karakter özellikleriyle anlatılır. Otoriterliği, gösterişi ve sert uygulamaları eleştirilirken; çalışkanlığı, imar faaliyetleri ve bazı meselelerde gösterdiği insani tavırlar da teslim edilir. Bu yönüyle eser basit bir hesaplaşmadan daha değerlidir. Her ne kadar Cemal Paşa’nın yakınında görev yapmış olsa da Falih Rıfkı, onu ne sadece yerer ne de sadece över.
Belki de eserin dikkat çekici taraflarından birisi, yalnızca bir imparatorluğun nasıl çöktüğünü değil, neden gerçeği idrak etmekte zorlandığını da göstermesidir. Falih Rıfkı bunu oldukça çarpıcı bir cümleyle ifade eder: “Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyorduk.” Geçmişten devralınan büyüklük fikri ile dönemin siyasi, ekonomik ve toplumsal gerçekliği arasındaki mesafe, kitabın hemen her bölümünde hissedilir. Bunun neredeyse bir illüzyon olduğunu ve bu yanılgıya çoğunluğun kapıldığını çeşitli vesilelerle ifade eder.
Yine de Zeytindağı bir tarih kitabı gibi okunmamalıdır. Bu eserin insana dokunan bir tarafı vardır; Atay sizi adeta yanında gezdirir. Yazar, olaylara Cumhuriyet sonrasından, güçlü bir Türkçü ve Batılılaşmacı perspektiften bakmaktadır. Bu nedenle bazı hükümleri genelleyici ve dönemin Arap toplumlarına karşı mesafeli bulunabilir. Fakat tam da bu özelliğiyle eser, bir dönemin yalnızca ne yaşadığını değil, yaşananlardan hangi dersleri çıkardığını göstermesi bakımından önemlidir.
Belki de kitabın en temel sorusu bugün bile geçerlidir: Bir devlet büyüklüğünü sınırlarının genişliğiyle mi, kendi insanını ve toprağını ne ölçüde mamur ettiğiyle mi ölçmelidir?

Yorumlar (0)
Henüz onaylı yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yaz