Türklerin denizlerle kurduğu ilişkinin Anadolu’nun fethiyle başladığı yönünde yaygın bir kanaat bulunsa da tarihî veriler daha uzun bir geçmişe işaret eder. Bozkır kültürünün etkisiyle ilk Türk devletlerinde kara ordusu ana askerî gücü oluşturmuştur. Bununla birlikte Türkler Anadolu coğrafyasına adım atmadan önceki dönemlerde de tamamen denizcilikten uzak kalmamışlardır. Özellikle Hazar Denizi ve Baykal Gölü gibi geniş su havzalarının çevresinde yaşadıkları dönemlerde su ulaşımı ve denizcilik faaliyetlerini sınırlı da olsa sürdürmüşlerdir.
Türk denizciliğinin kurumsal bir yapı kazanması ve stratejik bir güç hâline gelmesi, Anadolu’nun fethiyle başlamıştır. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletlerinin gerçekleştirdiği fetihler, Türk boylarının deniz alanlarıyla daha sıkı bağlar kurmasını zorunlu hâle getirmiştir. Süleyman Şah’ın İznik’i fethederek burayı merkez edinmesi, Türk sınırlarını ve hâkimiyetini Marmara kıyılarına taşımıştır. İlerleyişini sürdüren Süleyman Şah İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasına kadar ulaşmayı başarmıştır.
Ebü’l-Kasım döneminde denizcilik faaliyetleri ve girişimleri daha planlı bir nitelik kazanmıştır. Bu dönemde Gemlik (Kios) ele geçirilerek Türk tarihinin ilk tersane altyapısı burada kurulmuştur. Ancak Bizans’ın karşı taarruzu sonucunda Kios’un kaybedilmesiyle birlikte bu tersane altyapısı da tahrip edilmiştir. Böylesi bir durum Marmara’da hâkimiyet kurma yönündeki ilk girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştır.
Marmara’daki ilk denemelerin ardından Türklerin deniz stratejisi Adalar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına yönelmiştir. Karatekin Bey Sinop’u alarak Karadeniz’de, Tanrıvermiş Bey ise Efes ve Adalar Denizi sahillerinde varlık göstermiştir. Emir Çaka Bey’in İzmir ve çevresini, ayrıca Adalar Denizi’ndeki bazı adaları fethetmesi ise Türk denizcilik tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. İzmir merkezli kurduğu teşkilatta kıyı halkından devşirdiği denizcilerle kırk gemiden oluşan ilk düzenli Türk filosunu oluşturmuştur. Ancak 1093’te Çaka Bey’in katledilmesi ve ardından 1096’da başlayan Haçlı Seferleri, bu ilk denizcilik hamlesini kesintiye uğratmış; Türkler Anadolu’nun iç kesimlerine çekilmek zorunda kalmıştır. Başkentin Konya’ya taşınmasıyla birlikte Türk denizciliği yaklaşık bir asırlık duraklama dönemine girmiştir.
XIII. yüzyılın başlarından itibaren Selçuklular sahillerde yeniden güçlü bir varlık göstermeye başlamıştır. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1207 yılında Antalya’yı fethetmesi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Akdeniz’e açılmasını sağlamıştır. Bunu 1214’te I. İzzeddin Keykavus’un Sinop’u fethetmesi ve I. Alaeddin Keykubat döneminde Alaiye’nin (Alanya) ülke topraklarına katılması izlemiştir. Karadeniz ve Akdeniz limanlarında inşa edilen tersaneler sayesinde bahriye teşkilatı kurumsallaşmıştır. Devlet bürokrasisinde denizciliğe özel idari makamlar ihdas edilmiş, bu kapsamda oluşturulan emîrü’s-sevâhil (sahil emiri, yani deniz kuvvetleri komutanı) unvanı devlet mekanizmasında prestijli bir mevki hâline gelmiştir.
Aynı dönemlerde Orta Doğu’da hüküm süren Memlük Devleti de deniz politikalarına kayıtsız kalmamıştır. Memlükler temelde kara ordusunun vurucu gücüyle tanınmakla birlikte Akdeniz ve Kızıldeniz kıyılarındaki stratejik konumları nedeniyle deniz politikaları geliştirmek zorunda kalmışlardır. Haçlı saldırılarının arttığı XIII. yüzyılın sonlarına doğru yoğunlaşan deniz baskınları karşısında Memlükler bahriye güçlerini takviye etmişlerdir. Sultan Baybars döneminde icra edilen Kıbrıs Seferi, Memlük bahriyesinin ulaştığı en önemli askerî başarılardan biridir. Buna rağmen devletin son dönemlerinde Hint Okyanusu’nda üstünlük sağlayan Portekiz donanması karşısında Memlük bahriyesi yetersiz kalmıştır. Sultan Kansu Gavri’nin Osmanlı Devleti’nden aldığı askerî ve lojistik destekle gerçekleştirdiği yenileme girişimleri de Portekiz’in denizlerdeki üstünlüğünü kırmaya yetmemiştir.
Anadolu Selçuklularının oluşturduğu denizcilik mirası ve birikimi, devletin yıkılışından sonra uçlarda beliren Türk beyliklerine (sahil beylikleri) devrolunmuştur. Bu durum Osmanlı Devleti’nin bahriye teşkilatı ve stratejisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Karesi, Saruhan, Aydın, Menteşe, Tekeoğulları ve Alaiye gibi sahil beyliklerinin kazandığı denizcilik tecrübesi, Osmanlıların denizlerde güçlenmesine doğrudan katkı sağlamıştır. Nitekim Osmanlıların Çimpe Kalesi üzerinden Rumeli’ye geçişinde ve Balkanlar’daki fetih hareketlerinde, başta Karesi Beyliği olmak üzere denizci beyliklerin bilgi ve tecrübelerinden büyük ölçüde yararlanılmıştır.

Çok güzel bir yazı devamını heyecanla bekliyorum